17 Haziran 2024

“Temâşâ‐yı Celâl‐i Hüdâ”Adlı Eserde; 1886 YILINDA BİR KIRŞEHİR GEZİSİ İZLENCELERİ

Kırşehir’de Osmanlı döneminin taşra bürokratlarından mektupçu ve de Milli Mücadele döneminin “Tekâlifi Milliye Komisyonu” işlerini yürütüp Cumhuriyet döneminde Belediye Başkanlığı’ da yapan Rüştü Yurdakul’un hatıratlarında. “Yozgatlı olup, sevilen sayılan bir zat imiş” dediği Kırşehir Mutasarrıf Hasan Hayri Paşa’nın ( 1307 ) oğlu Yusuf Ziya Bey bir diğer adıyla Yusuf Ziya Yozgadî’nin “Temaşâ‐yı Celâl‐i Hüdâ”adlı eser üzerinde, Tarihçi Yunus Özger’in yaptığı Araştırma ve inceleme Kırşehir tarihine de o dönemki kesitleri yönüyle ışık tutar nitelikte ve önemlidir.

Yusuf Ziya Yozgadî’nin; “Temâşâ‐yı Celâl‐i Hüdâ”nın Kapağı

 

Eserin kendisi; Yusuf Ziyâ Bey’in, Mehmed Âsım ile birlikte geçirdiği süre zarfında Yozgat ve Kırşehir çevrelerine yaptığı gezileri içermektedir. Eserde bu civarda bulunan köy, kasaba ve şehirlerin sosyoekonomik yapıları, coğrafi özellikleri detaylarıyla anlatılmaktadır ki, bu yönüyle eser, gezi notları içerikli bir hatırat ve hatta seyahatname niteliğindedir

Yozgat Bozok Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Anabilim dalı Başkanı Sayın Yunus Özger’in henüz Yrd. Doç. Dr. Olarak öğretim üyesi iken 2011 yılında; Yusuf Ziya Yozgadî’nin tespit edilen 16 eser arasında yer alan 1886 yılında yazılan  “Temâşâ‐yı Celâl‐i Hüdâ” adlı eseri incelemiştir..

Böylece Yozgat ve Kırşehir’deki tarihi yerler ile Hacı Bektaş‐ı Veli, Ahi Evran, Emirce Sultan gibi tarihi şahsiyetler ayrıntılı olarak işlendiği bir eseri bulunduğunu öğrenmiş bulunuyoruz

Yunus Özger tarafından incelenerek günümüz Türkçesi ile aktarılarak şehir tarihine de bir yönüyle ışık tutacak çabaları için sonsuz teşekkürler ediyoruz.

XIX. Yüzyıl sonları ile XX. Yüzyıl başlarında yaşamış olan Yozgatlı bir devlet adamı olan Yusuf Ziya Bey, 1886 yılında gerçekleştirdiği Kırşehir gezisi sırasındaki Yozgat ve Kırşehir’de gezip gördüğü yerlerin ayrıntılı olarak anlatıldığı “Temâşâ‐yı Celâl‐i Hüdâ” adlı eserde işlenen konular, başlıklar halinde ortaya konulmuş ve özetlenerek okuyucuyla paylaşılmıştır.

Yunus Özger, bu incelemesinde; Yusuf Ziya Bey’in, eserinde iki geziden söz ettiğini belirterek “Bunlardan biri, Yozgat merkeze bağlı Osman Paşa köyü gezisi diğeri Kırşehir gezisidir. Yazar, her iki gezide de gördüğü yerler hakkında çeşitli bilgiler vermiştir. Görülen yerler, yazarın ağzından ifade edilerek aşağıya çıkarılmıştır” der ve devam eder.

Ben burada kendi bloğumda okurlarımla sadece Kırşehir’le ilgili bölümlerini paylaşıyorum

KIRŞEHİR GEZİSİ

Eserde yer verilen ikinci gezi, Kırşehir seyahatidir. Yusuf Ziya Bey, Kırşehir mutasarrıflığına atanması hasebiyle oraya gitmek üzere hazırlanmış olan babası Hasan Hayri Paşa’ya eşlik etmek, her yıl 10 Muharrem’de Kırşehir’de tertip edilen aşure çorbası etkinliklerine katılmak ve Hacı Bektaş‐ı Veli türbesini ziyaret etmek maksadıyla 24 Eylül 1886 Cuma günü Yozgat’tan hareket etmiştir.

Mevsimin sonbahar olması, onda derin bir düşünce meydana getirmiş ve “ mevsim, cihanda oldukça ömür sürmüş, mahsulünün yetiştiğini görmüş bahtiyar birinin derecesine gelmiş gibi yavaş yavaş saçı sakalı ağarmaya başlamış orta yaşlı insanlar gibidir”, diyerek sonbahar ile orta yaşlı insanlar arasında benzerlik kurmuştur.

Yusuf Ziya Bey, Anadolu insanının çok misafirperver olduğuna vurgu yaparak, babasını karşılamak için Kırşehir ve Mecidiye’den çok sayıda kişinin Yozgat’a geldiklerini ve onlarla birlikte hareket edildiğini söylemiştir.

Yolculuğu boyunca uğranılan birçok yerleşim alanı hakkında detaylı bilgiler vermiştir, bunlar sırasıyla şu şekildedir:

Güzergâhtaki Köy ve Mevkiler

Yolculuğu boyunca uğranılan birçok yerleşim alanı hakkında detaylı bilgiler vermiştir, bunlar sırasıyla şu şekildedir:

BAŞIBÜYÜKLÜ KÖYÜ, ŞIHNE KAYASI VE MERDİVEN KAYASI MEVKİLERİ

(Başıbüyüklü köyü, günümüzde Yozgat merkez ilçeye bağlı olup, 11 km uzaklıktadır. 2009 yılı nüfusu264’tür.)

Kırşehir seyahati güzergâhında bahsedilen ilk köyler, Yozgat’a bağlı Başıbüyüklü, Saray ve Sarıhacılı köyleridir. Yusuf Ziya Bey ve yol arkadaşları Başıbüyüklü ve Saray köyleri yakınından geçerek, Sarıhacılı köyüne ulaşmıştır. Yazara göre Sarıhacılı köyü, bağlı ve bahçeli, otuz‐kırk hanelidir. Başıbüyüklü ve Saray köyleri, Sarıhacılı köyüne üç‐dört saat uzaklıktadır. Köylerden başka Yusuf Ziya Bey, arasından bir çayın aktığı, bağlı bostanlı, ekili geniş ve düz bir yer olarak tanıttığı Mali Saray ovasından bahsetmiştir. Sarıhacılı yokuşu üzerinden dürbünle ovayı seyreden yazara göre, ovadaki ekinlerin bazısı sararmış, bazısı biçilmiştir. Burada çalışan çiftçilerin bir kısmı çift sürmekte, bir kısmı da tohum ekmektedirler.

Yol kenarındaki bir çeşme başında bir süre istirahat edilip, bir şeyler yenilip içildikten sonra tekrar yola devam etmişlerdir. Biraz önce yokuşun üzerinden seyrettiği bütün mahalleri sırayla geçerek, çayların üzerindeki köprülerden aşarak, tarlaların, bağ ve bahçelerin arasından Başıbüyüklü köyüne on beş dakika uzaklıktaki Şıhne kayası yanına varmışlardır.

Şıhne kayası, çay ve yol arasında düz bir alanda, yaklaşık on metre yükseklikte uzaktan bir kaleyi andırmaktadır. Kırmızı renkli, büyükçe ve tekparça olan bu kaya, oraları bilmeyen ve gece vakti geçmek zorunda olanlar için adeta bir gulyabani gibi durmaktadır.

Yine bu köy yakınlarında “merdiven kayası” adı verilen ve gerçekten birçok basamakla çıkılabilen, kırmızıya çalar mavi renkli büyük bir kaya vardır. Buradan geçildikten sonra, içi bir oda genişliğinde bir mağara bulunur. Kayaların tepelerinde çeşitli kuş türleri vardır.

Başıbüyüklü köyünün mezarlığı, köy girişinde, su kenarında, hem köye hem yola bakan yüksek bir mevkide yer alır. Köy, mezarlığa üç kurşun menzili uzaklıkta, dağ eteğinde bir ovacık üzerinde kurulmuş olup, bağlı‐ bahçeli ve yirmi otuz haneli bir yerdir.

Yusuf Ziya Bey, köylülerin bu kadar yüksek bir yere mezarlık yapmış olmalarının birkaç sebebi olduğunu söyler. Ve bunları, yolculara daima ölümü hatırlatmak, geçmişlerinin ruhuna fatiha okunmasını sağlamak, akrabalarının cesetlerini ferah bir mevkide bulundurmak ve mezarlığın daima gözleri önünde olmasını sağlayarak ibret almak gibi amaçlar olarak sıralar.

Köyün ilerisinde “ebe pınarı” olarak adlandırılan ve suyunun son derece lezzetli olduğu ifade edilen bir çeşme kenarında bir süre dinlenilmiş ve burada öğlen yemeği yenildikten sonra tekrar hareket edilmiştir.

SARAY KÖYÜ

(Yozgat’a 20 km uzaklıkta yer alan Saray, günümüzde Yerköy ilçesine bağlı bir kasaba olup, 2009 nüfusu 1921’dir.)

Yusuf Ziya Bey, daha sonra Saray köyünden söz etmiştir. Ona göre Saray köyü, üç yüzü aşkın haneli bir köy olup, Yozgat’taki Çapanoğlu camiinin evkafı arasında bulunur. Köyde, Çapanoğlu camiini yaptıran Mustafa Bey tarafından inşa ettirilmiş camiden başka bir mektep ve birkaç dükkân bulunur. Köyün doğu ve batı tarafları bağlarla, güney ve kuzey kısmı tarla ve bostanlarla çevrili, oldukça verimli ve mamurdur. Çok sayıda davarın yetiştirildiği köyün havası ve suyu çok latiftir. Köyde Osman Beyzade Sadullah ve kardeşi Mustafa Bey ile Seyfullah kâhya gibi misafirperver çok hanedan vardır.

Yusuf Ziya Bey, köye davet edildiklerini ancak hava ve sefasından istifade etmek için yemek molası yeri olarak bir çeşme başını tercih ettiklerini dile getirmiştir.

SEKİ MEVKİİ VE KARANİDERE

Saray köyü yakınlarından devam ederek, Gülabi ve Kethuda köyleri civarından geçen yolculuk heyeti, etrafı güzel, otlu, sulu ve ekili mahallerden geçerek Karanidereye aşağı inmişlerdir. Ardından bağlar arasından ve Delice nehrinden karşıya geçerek, düz, geniş ve zemini nehirden yirmi metre kadar yüksekte yer alan Seki adlı dağ eteğinde, susuz fakat yeşil çimenli büyük bir mevkiye çıkmışlardır.

Yusuf Ziya Bey, içinde kendi bağlarının da bulunduğu ve seyahat esnasında uğrayarak çeşitli meyveleri tattığı ve kendi ifadesiyle “geçmiş zaman olur ki, hayâli cihana değer” sözü gereği, bağda geçirdiği gençlik günlerini yâd ettiği Karanidereden övgüyle söz etmiştir.

Karanidere, Yozgat’ın Şefaatli ilçesi ile Yerköy ilçesine doğru, boylu boyunca uzanan ve içerisinden Delice ırmağının geçtiği, önceleri kenar bahçelikleri özellikle ayvalıklarıyla meşhur bir vadidir. Halk arasında karanlık dere olarak da bilinmektedir.

Yazara göre Karanidere adlı mevki, çok eskiden beri gayet verimli, mahsuldar ve birkaç yüz bağın bulunduğu, havası mutedil derecede sıcak ve müstesna bir yerdir.

Karaniderede Yusuf Ziya Beylere ait olan bağ, dergâh‐ı âlî kapıcıbaşılığı, divan kethüdalığı ve maden emaneti görevlerinde bulunmuş, ancak kırk beş yaşında vefat etmiş olan büyük babası Yusuf Ziya Efendi tarafından satın alınmıştır. Yusuf Ziya Efendi bu bağı 1820’li yıllarda, Yozgat eşrafından Alacalızade diye bilinen eniştesi Hacı Mahmud Ağa’nın himmet ve nezaretiyle satın almıştır.

Bu bilgilerden sonra yazar, Karanidere’de yetiştirilen meyve türlerinden söz etmiştir. Ona göre bağda, ayva, üzüm, elma, armut, kiraz, vişne, üvez, dut, erik ve kaysı gibi çok çeşitli meyve türleri yetişebilmektedir. Toplanılan üzümler cenderede sıktırılmakta, çıkarılan su, leğenlere ve tabaklara konulmaktadır. Daha sonra şıra hane adı verilen yere götürülerek, büyük kazanların içine dökülüp, ocakta kaynatılarak, pekmez, reçel, pekmez sucuğu, pestil ve hardaliye yapılmaktadır.

KÖRDEVE KÖYÜ

(Kördeve köyü, günümüzde Yozgat’ın Yerköy ilçesine bağlı olup, Yozgat’a 56 km, Yerköy’e 16 km uzaklıktadır. 2009 yılı nüfusu 200 kişidir.)

Delice nehrinden, bağlar ve bahçeler, harmanlar ve tarlalardan geçilerek akşamüzeri Kördeve köyüne gelmişlerdir.  Bu köy, otuz‐kırk haneli, bağlı‐bahçeli, güzel tarlaları ve meraları olan bir yerdir. Akşam köyün ileri gelenlerinden Mehmed kethudazâde Osman Ağa’nın misafiri olmuşlardır. Yusuf Ziya Bey ile bu kişinin ortak bir üzüm bağı bulunmaktadır.

Yazara göre, Osman Ağa çok misafirperver biri olup, o akşam birkaç kuzu, saf koyun sütünden mamul, üzeri taze ve berrak beyaz gömeç balı ile süslü tepsilerle kaymaklar, kâse kâse koyun yoğurtları, muhallebiler ve benzeri yiyecekler ikram etmiştir. Yemekten sonra kahveler içilmiş, meyveler yenilmiş ve sabah olur olmaz kalkılarak köy camisinde namaz kılınmıştır. Caminin imamı, Yozgatlı Hafız Osman Efendi olup, sesi oldukça güzel, kıraat ilmini bilen bir kişidir.

Sabah kahvaltısında, kızartılmış keklik eti, bal, kaymak ve benzeri şeyler yenildikten üzerine de birer kahve içildikten sonra, hane sahibi Osman Ağa ile vedalaşarak yola devam edilmiştir.

 

BAĞDATLI HÜSEYİN AĞA’NIN KÖYÜ

(Şimdiki Çamalak Köyü)

Kördeve köyünde bir gece kalındıktan sonra yola devam edilmiş ve Bağdatlıoğlu Hüseyin Ağa’nın köyüne doğru hareket edilmiştir. Hüseyin Ağa, Terkenli Aşireti reislerinde olup, davar ve deve ticaretiyle geçinmekte ve Bağdatlıoğlu diye anılmaktadır. Kendi haline bir kişi olan Hüseyin Ağa, oldukça servet sahibidir. Başına topladığı aşiretiyle beraber, bağı‐ bahçesi olmayan otuz‐kırk haneli, mescitli, çeşmeli, otlu ve sulu bir köyde yaşamaktadır. Hüseyin Ağa, Yusuf Ziya Bey’in babası Hasan Hayri Paşa’yı karşılamak için bir‐iki saatlik mesafeye kadar gelmiş ve köye onunla birlikte girmişlerdir. Hüseyin Ağa’nın selamlık odası, oldukça muntazam ve mefruşatı temizdir.

Orada kahve içilip, öğlen namazları kılındıktan sonra, kuzu etinden sac kavurma ve yoğurt yenilerek, birer kahve daha içilip, kısa sohbet sonrası, akşam misafir olacakları Hatunoğlu köyüne doğru yola devam etmişlerdir.

HATUNOĞLU KÖYÜ

(Hatunoğlu köyü, günümüzde Kırşehir ili Boztepe ilçesine bağlı bir yerleşim alanı olup, 2009 nüfusu 205’dir)

Hüseyin Ağa’nın köyü ile Hatunoğlu köyü arası yaklaşık iki buçuk saattir. İki köy arasında aşiretlerin otlattığı koyun, tiftik ve develere rastlanılmış, çevre köylerden gelen ileri gelenlerle sohbetler edildikten sonra akşama doğru Hatunoğlu köyüne ulaşılmıştır.  Bağı bahçesi olmayan bu köy, yirmi‐otuz haneli, mescitli, çeşmeli olup, çöl ortasında ferah ve havadar bir yerdir. Bu özelliği dolayısıyla yaz günlerinde Kürtlerden bazıları bu köy yakınlarında kalırlar. Köyde Hatunoğlu Ali Efendi’nin selamlık odasına misafir olan yolcular, burada kahve içip, ardından ikindi namazını birlikte kılmışlardır. Kırşehir ve Mecidiye’ den karşılamak için gelenlerle sohbetler yapılmış ve akşam namazından sonra yemek yenilip gece orada yatılmıştır. Sabah namazı, köy camisinde kılındıktan sonra yine Kırşehir’den karşılama için gelenlerle sohbet edilip, Çoğun köyüne doğru yola çıkılmıştır.

ÇOĞUN KÖYÜ

(Çoğun köyü, günümüzde Kırşehir merkeze bağlı olup, 2009 yılı nüfusu 270’dir)

Yusuf Ziya Bey ve yol arkadaşları, Hatunoğlu köyünden hareketi sonrası, yine birçok köyden, su başından geçerek öğlen vakti Çoğun köyüne gelmişlerdir. Çoğun Köyü, Kırşehir’e üç sat uzaklıkta, düz, ferah bir mevkide, bağlı‐bahçeli ve otuz‐kırk haneli bir köydür. Öğlen namazları burada kılınıp, biraz istirahat edilmiş, oraya gelen kişilerle konuşulmuş ve ardından yolculuğa devam edilmiştir.

Kırşehir’e iki saat uzaklıkta yer alan değirmenler mevkiinden geçilmiş ve çay boyunca Kırşehir’e bir buçuk saat mesafeden itibaren başlayan bağlar görülmeye başlamıştır. Ve bir süre sonra gezinin son durağı Kırşehir’e varılmıştır.

 

KIRŞEHİR

Yusuf Ziya Bey, babası Hasan Hayri Paşa’nın daha önce mutasarrıf vekilliği görevinden dolayı Kırşehir’i tanıyıp bildiğini ifade eder ve ardından babasının yeni görevine başlama sürecini anlatır.

Hasan Hayri Paşa, kendisini karşılamaya gelenlere selam vererek, şehir merkezine girmiş ve oradan hükümet dairesine geçmiştir. Bu sırada Yusuf Ziya Bey, kardeşleri Aziz ve Osman Beyler ve harem arabaları ile birlikte ikametleri için hazırlanmış olan eve geçmişlerdir. Bu ev, içi beyaz sıvalı, alt ve üst katları olan (tahtani, fevkani), haremlik ve selamlığı bulunan on‐on iki odalı, bahçeli ve suyu mevcut büyük bir yerdir. Geceyi orada geçirmişler ise de ondan daha iyi bir yer bulabilmek için ertesi sabah, kardeşi Aziz Bey ile Kırşehirli birini yanlarına alarak gezip dolaşmaya başlamışlardır. Ancak istenilen bir evi bulamamışlardır.

Yusuf Ziya Bey, daha sonra Kırşehir’i tanıtmaya başlamıştır. Ona göre Kırşehir’in etrafındaki dağlar, orman ve ottan yoksun, sarı topraktan ibarettir. Buna rağmen zemini düz, ferah, havası ve suyu latif ve ortasından çay geçer. Şehrin içinde ve bağlarında Ahi Evran‐ı Veli ile Aşık Paşa‐yı Veli’nin türbeleri vardır. Ayrıca askeri depo ve daireler ile Caca Bey Camii ve Şeyh Süleyman Efendi’nin evi bulunur. Gerek şeyhin evi, gerek diğer evler kiremitli ve sıvalıdır.

Kırşehir, iki taraflı bin beş yüz, belki iki bin kadar bağ ve bahçe arasında bulunan yaklaşık bin‐bin beş yüz senelik eski bir yerleşim alanıdır.

Kırşehir’de çam ormanı olmadığından, keresteye olan ihtiyaç yirmi‐ otuz saatlik uzaklıktaki Yozgat sancağındaki ormanlardan karşılanır. Kırşehir, bu ihtiyacına cevap vermek amacıyla söğüt ve kavak ormanı oluşturmaya başlamıştır.

Kırşehir, büyük çoğunluğu Müslümanlardan müteşekkil iki bin hane ve on‐ on iki bin nüfuslu bir şehirdir. Dört yüz‐ beş yüz civarında dükkânı, bazı hanları, yedi camisi ve çok sayıda mescidi vardır. Bazı sokaklarda binalara oranla daha muntazam birçok çeşme vardır. Yolları geniş ve düz, çarşısı görüntü itibariyle binalarla aynı durumdadır. Hükümet dairesinin karşısında, Selçuklular zamanında topraktan yapılmış, hatta bir dönemler üzerinde bazı evler ve bir de mescidin bulunduğu, ancak yapılan tadilatlar sonrası terk edilmiş olan kalesi vardır.

Padişah II. Abdülhamit’in izniyle yapılması planlanan idadi‐i mülkiye mektebinin, kalenin eski önemine kavuşturulması düşüncesiyle, kale içine inşası kararlaştırılmıştır. İhtiyaç duyulan suyun da karşı dağdan getirilmesi, hükümet tarafından uygun görülmüş ve mektep binası da oraya inşa edilmiştir. Hatta iki tarafına şose yapılmıştır. Kaleden çarşı ve bazı sokaklar görülebildiği için Yusuf Ziya Bey, Kırşehir gezisine buradan başlamıştır.

 

KIRŞEHİR KALESİ VE AHİ EVRAN-I VELİ TÜRBESİ

Yusuf Ziya Bey, Kırşehir kalesinin manzarasının çok latif ve cazibeli olduğunu ifade etmekte ve mülkiye idadi mektebinin kale zemininden bir buçuk arşın kadar yukarıda olduğunu söylemektedir. Kale hakkında daha fazla bilgi vermeyen yazar, kale gezisi sonrası hükümet dairesi yanında yer alan Ahi Evran‐ı Veli türbesi, camisi ve tekkesini ziyaret etmiştir. Ona göre, söz konusu bu eserler oldukça bakımlı durumdadır.

Hicri 8.yüzyılda vefat ettiğini söylediği Ahi Evran’ın türbesini ziyareti sonrası, ona hitaben şu şiiri kaleme almıştır:

 

Pîr‐i kimyâ‐yı nazar ol hazreti Evrânın kim

Zâirân elbet olur himmet‐i pâkiyle tuhûr

 

Kalbden nakş‐ı sivâyı giderüb mahv etsün

Aşk‐ı pâki ile birdenbire Mevlâ‐yı Ğafûr

 

Mukaddime olmağ’çün söyledi hâmem bunu kim

Armağan vermişti zât‐ı Süleyman’a da mûr

 

Himmeti var ola üstümde Ziyâ ol pîrin

Tâ ki bâkî ola âlemde kelâm‐ı pür‐nûr

 

AŞIK PAŞA-YI VELİ VE ŞEYH SÜLEYMAN VELİ TÜRBELERİ

Ahi Evran türbesi sonrasında bu defa Aşık Paşa ve Şeyh Süleyman Veli türbeleri ziyaret edilmiştir.

Âşık Paşa, Selçuklu ümerasından olup, hicri 6. yüzyılda vefat etmiştir. Türbesi, şehrin kenarında, beyaz taştan yapılmış, içi ve dışı mamur bir haldedir.

Şeyh Süleyman‐ı Veli de Kırşehir’de yetişmiş, irfan sahibi veli bir zattır. Hicri 11.asırda vefat etmiştir. Türbesi, her ne kadar Ahi Evran ve Aşık Paşa türbeleri kadar mükemmel değil ise de onun silsilesinden postnişin Şeyh Süleyman Efendi’nin selamlık dairesi açık ve kendisi de şerefli bir zattır. Türbelerin noksanlarını tamamlamaya çalışmakta olduğu görülmüştür.

Yusuf Ziya Bey, bu türbeler için de birer şiir kaleme almıştır:

 

Âşık Paşa ki ezelden sevmişdi çelebi

Aşk‐ı mevlâ ile terk eyledi câh u rütbî

 

Bırakub nâmını divânını âlemde

zehî Gitmiş irfânla dinle bu sözü ey Çelebi

 

Safvet‐i gevherine de dü güvâh kâfidir

Baba mahlası pederi oğlu da Ulvân Çelebi

 

Ey Ziyâ eyle duâ hürmetine bu zâtın

Cürmünü afv ede Hak hem de şefi‘ ola nebi

 

Şeyh Süleyman türbesi için yazılan mısralar:

 

Şeyh Süleyman‐ı velî merkadı, bu merkad‐ı hûb

Bî‐ gümân hâdim olur bunda perîlerle girüb

 

Kalplere virmededir himmeti şâdî her dem

Dil‐i zâirde revâ mı kala âlâm u kürûb

 

Nağme‐sâz olmadadır mürg u seher sahnında

Hem dahi mürg‐i hevâ uçmada bâlı gerüb

 

Ger basiret basarıyla nazar eylese bir kes

Sözümü yâver eder, şüphe ne bu hâli görüb

 

Ey Ziya eyle dua çünkü icâbetgâhdır

Cem‐i ihlâsla edâ eyle dergâha girüb

CACA BEY CAMİ-İ ŞERİFİ

Yusuf Ziya Bey, Aşık Paşa ve Şeyh Süleyman türbelerinden sonra şehrin en önemli eserlerinden biri olan Caca Bey camisini gezmeye başlamıştır. Cami, oldukça yüksek, diğer yerlerdekilere nazaran minaresi kalın ve kırmızı muntazam tuğladan yapılmıştır. Araları mavi boyalı tuğlalarla süslenmiştir. Kapısı, fetih süresinin işlendiği ve ince kalemlerle nakışlandırılmış olduğu bir sanat eseridir. Cami, Yusuf Ziya Bey’in ziyaret ettiği esnada, Kırşehir’in zenginlerinden Recepzâde Ahmed Efendi tarafından tamir edilmiştir.

Caca Bey, çok büyük hayır sahibi biri olup, Hicri 6. yüzyılda Kırşehir’de vefat etmiştir. Mezarının, hayatta iken caminin yukarısında yaptırmış olduğu türbesinde olduğu söylenmektedir. Yusuf Ziya Bey, Caca Bey için de şu mısraları yazmıştır:

 

Dimez peyk‐i ecel ne Caca Beğ’dir

Dahi pîr u civân, ne hâce beğ’dir.

 

Sehhâr tabiat yapmış ancak

Yapan bu ma‘bedi ne Caca Beğ’dir

 

Ziyâ, takdîse ahrâ bir velîdir

Denile şânına ne hâce beğ’dir.

 

Yusuf Ziya Bey, bu şiiri yazıp Caca Beğ camiinden ayrılırken, atik üç hamam yeri ve bir kârgir eski bedesten gördükten sonra hükümet dairesine geri dönmüştür.

KARA KURT KAPLICALARI

Yusuf Ziya Bey, Kırşehir’de bulunduğu sırada, o dönem Konya’nın Koçhisar kazası kaymakamlığı görevini icra etmiş olan akrabaları ve enişteleri Hasan Halis Bey, oğulları Burhan ve Şakir Beyler ile birlikte Kırşehir’e gelmişlerdir. Yusuf Ziya Bey, iki gün sonra akrabaları ile beraber Kırşehir’e üç saat uzaklıkta yer alan Kara Kurt kaplıcalarına gitmişlerdir.

HACI BEKTAŞ-I VELİ TÜRBESİ

Yusuf Ziya Bey, 6 Ekim 1886 tarihinde kardeşleri Aziz ve Osman Beyler ile Pehlivan Mehmed Efendi ile birlikte Kırşehir’den bir arabaya binerek hareket etmişler ve bir saat sonra Gölbaşı denilen yere ulaşmışlardır. Görevli zaptiyeyle Hacı Bektaş ve Ahi Evran hakkında sohbet edip, kurbağalarla ilgili anlatıla gelen bir hikâyeyi tekrar etmişlerdir. Rivayete göre, bir gün Hacı Bektaş‐ı Veli ile Ahi Evran bu göl kenarında sohbet ederlerken, gölde hiç susmadan vak vak eden kurbağaların sesi, sohbetlerini bölmüş ve bunun üzerine Hacı Bektaş‐ı Veli’nin söylediği birkaç söz üzerine kurbağalar sesini kesmiş ve bir daha hiç ötmemişlerdir. Görevli zaptiye, bu hikâyeyi anlattıktan sonra kendisinin de uzun zamandır burada bulunduğunu, gölde pek çok kurbağa olmasına rağmen öttüklerini hiç görmediğini ifade ederek, hikâyeyi teyit etmiştir.

Gölbaşı’ndan sonra yola devam edilerek, Kırşehir ile Hacı Bektaş kasabasına dörder saat uzaklıkta yer alan Mucur kasabasına girilmiş ve oranın hanedanından Ömer Ağa’ya misafir olunmuştur. Burada öğlen namazları kılınmış ve birer kahve içilmiştir. Mucur kasabası, altı‐ yedi yüz haneli, çarşılı, pazarlı, bağlı, çimenlik, suyu ve havası latif ve müdüriyet merkezi bir kasabacık olup, odası açık yirmi otuz hanedanı ve söz bilir adamları vardır.Burada namazlar kılınıp, kahveler içilmiştir. Akşam orada misafir kalmaları teklif edilmiş ise de, özür beyan ederek yola devam edilmiştir.

HACI BEKTAŞ KASABASI

Hacı Bektaş kasabası, her ne kadar Mucur kasabası kadar mamur ve mahsuldar değilse de yüksek bir mevkide yer alan, suyu ve havası daha latif, üç yüz‐ beş yüz haneli bir mahaldir. Yarım saat mesafeden, Hacı Bektaş‐ı Veli türbesinin kubbe‐i hadrâsı (yeşil kubbe) ile diğer daireleri ve Osmanlı Padişahı Sultan Mahmut tarafından dergâhın avlusunda yaptırılmış olan cami‐i şerifin kubbe ve minaresi görülebilmektedir.

Yarım saatlik yol da gidilerek zaviyeye ulaşılmıştır. Orada bulunan Kırşehir evkaf müdürü ve diğer görevlilerle o gece zaviyede kalınmış, sabah namazı cami‐i şerifte kılınmıştır. Ardından ziyaret için dergâha varılmıştır. Yusuf Ziya Bey, Hacı Bektaş hakkında şu bilgiyi vermiştir:

Hacı Bektaş, sadat‐ı kazımiyeden İbrahim Sanî’nin oğlu olarak Horasan’da yer alan Nişabur’da dünyaya gelmiştir. Asıl Adı Muhammed olup, kırk sene itikaf  ve riyazatla  ömrünü geçirdiği ve “Bektâşiye”  lafzının ölüm tarihi olarak düşürüldüğü bilinmektedir.

Dergâh ve türbe, bina ve mefruşat yönüyle oldukça tezyin edilmiştir. Sandukası, gümüş parmaklıklı olup, örtüsü onunla uyumludur. Gümüş kaplamalı kapının görünüşü, içinde ve dışında yer alan kırk budak ve sair gümüş safî gümüş ve yaldızlı nadide şamdanların ve çeşit çeşit cazibeli avizelerin görüntüsü gerçekten çok güzeldir. Hele ruhaniyet nuru, kalpleri tenvir ve ihya eylemektedir.

Ardından zaviyenin postnişini El‐Hac Şeyh Yahya Efendi, kilerci, mihmandar ve diğer babaların odalarına gidilip, onlarla sohbet edilmiştir. Daha sonra kasaba kenarında yer alan ve Dedebağı olarak bilinen ve en birinci güzel bağ olarak bilinen iki bağ ziyaret edildikten sonra, akşamüzeri ikamet yerlerine geri dönmüşlerdir.

Kırşehir ziyaretinin onuncu Cuma günü, Cuma namazı sonrası kasabaya yarım saat mesafede yer alan Çelebi Cemaleddin Efendi’nin bağına gidilmiştir. Yusuf Ziya Bey, ziyaret ettiği üç bağda bulunan çeşitli ağaç türlerinden ve Dedebağında yer alan arı kovanlarından çok etkilenmiştir.

Bağ ziyaretleri sonrasında akşam dergâhta pişirilen aşure çorbası duasının başına yetişmek üzere dergâha gitmişlerdir.

Yusuf Ziya Bey, dergâhta aşurenin nasıl yapıldığı konusunda da oldukça detaylı bilgiler vermiştir. Buna göre, gayet büyük ve geniş çorba kazanı ocak üzerine konmuş, içine gerekli malzeme atılarak pişirilmeye başlanmıştır.

Ertesi günü seher vakti gidilerek, sabah namazı kılındıktan sonra, mersiyehanlar tarafından mersiyeler okunup, dualar edilmiş ve akabinde ziyaretçilere ve fakirlere aşureler dağıtılmıştır.

Yusuf Ziya Bey, aşure törenlerini görünce aşağıdaki mısraları kaleme almıştır:

 

Sezâ her türlü ta‘zime mübârek yevm‐i âşûrâ

Bu gün itmâm olundu halk‐ı âlem hem bütün dünya

 

Bu günde tevbesi makbûl‐i mevlâ oldu insânın

Halîlu’l‐lah da gelmişdi bu günde âlem‐i hakka

 

Bu gün de nâr‐ı Nemrûd’dan halâs olmuşdu

İbrâhîm Necâtyâb oldular el‐Hak bu günde Nuh ile Mûsâ

 

Mülâkât ettiler Yusûfla İsrâil de bu günde

Semekden Yûnus’a bunda selâmet oldu hem peydâ

 

Şifâyâb oldu Eyyüb de bu günde derd‐i hâilden

Semâya çıkdılar bunda zehî İdrîs ile İsâ

 

Bu günde halk olundu hem de Cebrâil ve Mikâil

Şehâdet rütbesin buldu bu günde merdüm‐i Zehrâ

 

Bu gündür menşe’‐i mâtem bu gündür mebde’‐i es‘âd

Bu günde zâhir olsa ger kıyâmetde dinür ahrâ

 

Buyurmuş kim cenâb‐ı fahr‐i âlem bu günün savmı

Ma‘âsiyesine bir sâlın kefâret oldu pek ra‘nâ

 

Bu gün hayvanlar emzirmez denildi yavrusun el‐Hak

Şikâr etmek de olmaz hem bu gün hayvanları aslâ

 

Sulh eylerse bir kimse dedi bu günde peygamber

Olur pâ‐daş cennetde ana İsâ ile Yahyâ

 

Tasadduk etse bir kimse eger bu günde bir zerre

Bulur mîzânda ecrîn ol buyurdu hem ahed‐i âsâ

 

Azimet etse bir kimse bu günde meclis‐i ilme

Âna mevlâ‐yı bî enbâz eder cennetde bir i‘tâ

 

Bu gün on kimseye bir kimse ger virse selâm el‐Hak

O etmiş ad olundu cümle İslâm’a selâmı ihdâ

 

Ederse bir kimesne bir yetimin başını mes

Adâdınca tüyün cennetde ref‘at buldu ol beşerî

 

Esâs‐ı dîn‐i İslâmın nezâfetdir zehî takvâ

İki kere bu günde gasl olunmak oldu pek a‘lâ

 

Ziyâ bil kadrini bu yevm‐i mes‘ûdun ki fırsatdır

Necât istersen eyle gel Resûlün sünnetin icrâ

 

Yusuf Ziya Bey, aşure çorbasını içtikten sonra oradan ayrılmadan evvel Hacı Bektaş‐ı Velî’ye atfen bir şiir kaleme almıştır:

 

Nesl‐i pâk‐ı Mustafa’dan geldi Bektâş‐ı Velî

Kutb‐ı devrânın kemâli gün gibidir müncelî

 

Cesed‐i pâki eserine gitmişdi ol rûşen‐zamîr

Ehl‐i sünnet mezhebidir şerh‐i hâl‐i mücmeli

 

Vaktini tâ‘atle imrâr eylemişdi dâima

Olayım dersen müridi râh‐ı şer‘e gitmeli

 

Düşme ifrâd ile tefrîd câhına di sen bunu

Hazreti Bekr ü Ömer’dir melce’im Osman Ali

 

Vir salâtı Mustafâ’ya âl‐ı ashâbı dahi

Tarziyât ile demâdem yâd u handân etmeli

 

Bârgâhına edeb şartıyla gir atşân isen

İşte budur şübhesiz âb‐ı hayâtın menheli

 

Bu şiiri de kaleme aldıktan sonra Yusuf Ziya Bey ve kardeşleri, geldikleri yoldan Kırşehir’e dönmüşler ve burada on beş gün daha kalmışlardır.

KIRŞEHİR’DEN YOZGAT’A DÖNÜŞ

Yusuf Ziya Bey ve yol arkadaşları, yaklaşık bir ay kadar kaldığı Kırşehir’den 30 Ekim 1886’da ayrılmış ve geliş yolundan farklı bir yolla Yozgat’a doğru hareket etmişlerdir. Dönüş yolunda uğradıkları ya da kendinden söz ettikleri yerler şunlardır:

TABUROĞLU KÖYÜ

(Taburoğlu Köyü, günümüzde Kırşehir ili göllü bucağına bağlı bir yerleşim alanıdır. 2009 yılı nüfusu181kişidir)

Taburoğlu köyü,  Yusuf Ziya Bey’in ifadesine göre; Kırşehir’den yaklaşık altı saat uzaklıkta,  ovaya nazır,  oldukça geniş bir alanda kurulmuştur. Köyün adı, bura hanedanı ve aşiret reislerinden Taburoğlu Hüseyin Ağa’dan gelmektedir.

Yusuf Ziya Bey, köyde Hüseyin Ağa’ya misafir olmuştur. Hüseyin Ağa’nın selamlık odası karşısında, emsallerinden çok büyük, aşiretlere örnek olabilecek derece mükemmel bir bahçesi ve bostanı vardır. Hüseyin Ağa, bağ‐bahçe işlerinden başka davar yetiştirmekte ve ziraatla meşgul olmaktadır.

Taburoğlu köyü yakınlarında üç ayak adıyla bilinen eski, tarihi bir bina harabesi yer alır. Köye yaklaşık üç saat uzaklıkta ise bir iki alay süvarinin muhafaza edilebileceği kadar geniş bir mağara bulunur. Ancak, oraya gitmeye zamanları olmadığından sadece üç ayak harabesi gezilmiş ve bura hakkında ayrıntılı bilgi verilmiştir.

ÜÇ AYAK HARABESİ

Üç ayak harabesi, Taburoğlu köyüne on beş dakika uzaklıkta olup, tuğla kiremitten yapılmış, inşa tarihi bilinmemektedir. Bir mabet ya da bir köşk binasına benzeyen oldukça yüksek ve büyüktür. Rüzgârlar nedeniyle yıkılmış olan kubbesinin ayakları, mermerlerle süslenmiştir. Üzeri kapatılabildiğinde içinde iskân edilmeye müsait, yarı mamur bir binadır. Tek tarafı harap olduğu için, halk arasında üç ayak olarak adlandırılır. Hiçbir yerinde inşa tarihine delalet edecek bir işaret ve bir alamet yoktur. Ancak civarında çeşme bulunduğuna delalet edecek bir kaynak vardır.

Ziyaret sonrası tekrar Taburoğlu köyüne dönülmüştür. Yusuf Ziya Bey, yol boyunca etrafı seyretmiş ve yakın çevre için bir değerlendirmede bulunmuştur. Bu bölge, üç dört saat mesafedeki mahallerin görülebildiği, havası ve suyu latif bir yerdir. Aşağılarında birçok tarla ve birkaç çeşme bulunur. Anlatılanlardan yola çıkarak burasının, vaktiyle meşhur ve mamur güzel bir kasaba ve ya bir şehir olduğu düşünülmektedir.

TÜLEK KÖYÜ, MALİYE ÇÖLÜ, KARAŞAR ÇİFTLİĞİ, BÜYÜK ELMAHACILI VE KÜÇÜK ELMAHACILI KÖYLERİ VE YOZGAT’A VARIŞ

Geceyi Taburoğlu köyünde geçiren Yusuf Ziya Bey, sabah yola devam etmiş, maliye çölü denilen ovadan ve elli altmış haneli Tülek köyünden ve meşhur Çiçekdağı meşe ormanından geçerek, kendi tasarruflarında bulunan Karaşar adlı çiftliğe ulaşmışlardır. Daha sonra yola devam ederek Yozgat sancağına bağlı ve Taburoğlu köyüne yedi saat uzaklıkta yer alan Büyük Elmahacılı köyüne varmışlardır.

Büyük Elmahacılı köyü, seksen haneli, bağlı, bahçeli ve halkı gayet mütedeyyin ve ehli ziraattır. Burada, köy hanedanından olan ve Yusuf Ziya Beyler ile akrabalığı bulunan Emin Ağa’ya misafir olmuşlar, geceyi orada geçirmişlerdir. Daha sonra köyün kenarında yer alan kendi değirmenlerine uğrayan Yusuf Ziya Bey, oradan Ankara şosesini takip ederek Yozgat’a doğru ilerlemiş ve kırk‐elli haneli Küçük Elmahacılı köyüne varmışlardır.

Yine oradan Saray, Başı büyüklü ve Sarıhacılı yollarını takiben Yozgat’a varmış ve evlerine ulaşmışlardır. O akşam, akrabaları ve komşuları gelip ziyaret etmişler, bir aylık hasret giderilmeye çalışılmıştır.

Yusuf Ziya Bey, incelediğimiz bu eseri, memleketinden uzakta Kastamonu’da yazdığından, söz konusu bir aylık seyahat ve akabinde Yozgat’taki evine de yaşadıklarını çok büyük bir hatıra olarak düşünmüş ve “… ah o günler, ah akraba ve sadaka içinde imrar edilen o mübarek ve mes’ûd günler…” diyerek özlemini ifade etmiştir.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Emeğe Saygı Lütfen.