7 Ekim 2026

BABAİLER’DEN YUNUS

Adnan YILMAZ

“Anadolu’da adettir, bazı azizlere türbe veya makam yapılmıştır. Yunus Emre’nin dört beş yerde türbesi vardır. Eskişehir’de, Sarıköy’de, Erzincan’da, Kayseri’de. Bence doğrusu Mucur ile Aksaray arasındaki Tapdık Emre köyünden birkaç saatlik bir yerde, Yunus Emre tepesindeki harap olmuş tekke ve Çilehane bitişiğindeki Yunus Emre denilen yerdedir”

Prof. Dr. Yusuf Ziya YÖRÜKAN

Yunus Emre, Silüet

Tabduk Emre’nin, Kırşehir’in de içinde yer aldığı Karaman yöresinde yaşadığı sabitken, Velâyetnâme onu Eskişehir Sivrihisar’a bağlamaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalar, Yunus Emre’nin Sivrihisarlı olduğu ve orada defnedildiği yönündeki iddiaları tamamen geçersiz kılmıştır.

Anadolu’da Türkçe eser yazma geleneği, Kırşehir’in de dâhil olduğu Karaman Oğulları coğrafyasında başlamıştır. Gülşehri, Âşıkpaşa, Seyyid Hamza, Fakih Ahmed, Sultan Veled ve Hoca Dehhânî gibi isimlerin tamamı Karaman bölgesine aittir. İbrahim Hakkı Konyalı, Tabduk Emre’nin mezarının Aksaray yakınlarındaki Tabduk Emre Köyü’nde bulunduğuna dair Osmanlı arşivlerinden belgeler yayımlamıştır. Tabduk Emre’nin halifesi olan Yunus Emre’nin, XIII. yüzyılın sonlarında Hacıbektaş, Kırşehir, Aksaray ve Niğde çevrelerinde yaşadığı artık tartışmaya kapalı bir düzeye ulaşmıştır.

Kalelerin zaptında, şehirlerin fethinde yalnızca kumandanların kılıcı ve süngüsü değil; Anadolu’da gönüllere hükmeden babaların, sıra dışı görünüşlü dervişlerin, adı bilinmeyen abdalların, ellerinde kopuzlarıyla gezen gezgin ozanların ve halk şairlerinin oynadığı rol de unutulmamalıdır.

…Ve işte, diğer adı Türkçeci, diğer adı öğretmen; bir başka adı sevgi, bir başka adı sevi olan Yunus…

Medrese öğreniminden sonra tasavvuf yoluna yönelen Yunus, Tabduk Emre’ye bağlanmıştır. Onu “Baba Tapduk” olarak anan Yunus Emre, Babailer topluluğuna mensuptur. Hacı Bektaş Vilayetnâmesi, Yunus’un şiirlerinde geçen Tabduk Emre’yi, Hacı Bektaş’ın halifelerinden biri olarak gösterir. Yunus Emre, Tabduk Emre ile ilişkisini şu dizelerle ortaya koyar:

Vardığımız illere şol safa gönüllere

Baba Tapdık manasın saçtık elhamdürillah

Beri gel barışalım yad isen bilişelim

Atımız eğerlendi aşdık elhamdürillah

İndik Rum’u kışladık çok hayr’ü şer işledik

Us bahar odu geri göçtük elhamdürillah

Dillfili pınar oduk, irkildik ırmak olduk

Akdık denize dolduk taştık elhamdürillah

Tapdık’ın tapusunda, kul olduk kapısında

Yunus Miskin çig idik, piştik elhamdürillah

 Yunus Emre’nin Babailer zümresine mensup olduğunu açık bir dille ifade eden Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre adlı incelemesinde konuyu şöyle açıklar:

“Medrese öğreniminden sonra tasavvuf yoluna giren Yunus, Tabduk Emre’ye kapılanmıştır. Bir şiirinde Tabduk Emre’nin 1307-1308’de Giylân’da öldürülen Barak Baba’nın halifesi olduğunu; onun da 1263’te 10-12 bin göçmen Türkmenle Dobruca’ya geçen Sarı Saltuk’un halifesi olduğunu açıklamaktadır. Elimizde bulunan mensur bir risalede, Yunus’un Sarı Saltuk dervişi olduğunu söylediği görülür. Bektaşi Vilayetnâmesi’ne göre, Sarı Saltuk Hacı Bektaş’ın halifesidir. Aynı kaynak, Barak Baba ile Tabduk Baba’yı da Hacı Bektaş’ın halifeleri arasında gösterir. Hacı Bektaş’ın, 1241’de Babalılar isyanı sonucunda öldürülen Baba İshak’ın halifesi olduğu kesin biçimde bilinmektedir. Yunus da bir şiirinde Tabduk Emre’den ‘Baba Tapduk’ diye söz ettiğinden, onun Babailer zümresine mensup olduğu açıkça anlaşılmaktadır.”[1]

 

Yunus Emre’nin Hacı Bektaş Velî’yi kutsayan bir şiiri:[2]

 

Kundağının kulpu nurdan

Rızkı gelir Beytullahtan 

Nesli pâki Abdullah’tan

Hacı Bektaş Pîrim Sultan.

 

Dervişleri konar göçer

Âb-ı zülâlinden içer

Güvercin donunda[3] uçar

Hacı Bektaş Pîrim Sultan.

 

Kudretinden kaynar aşı

Gâni cömert bir er kişi 

Ervâhı erenler başı

Hacı Bektaş Pîrim Sultan.

 

Miskin Yunus bile vardı

Hikmetinden himmet aldı

Yeşil benli bir el gördü

Hacı Bektaş Pîrim Sultan.

 

Bektaşi geleneğinde Sarı Saltuk’tan da bir şiirinde söz eden Yunus Emre:

 

İsakcâda Sarı Saltuk yatar          

Varup ziyaret ettin mi turnam

 dizeleriyle, günümüzde hâlâ Anadolu Alevileri arasında yaşayan pir mezarlarını anımsatır.[4]

Yunus, Tanrı aşkıyla insan sevgisinin birleştiği, zaman zaman panteist öğeler taşıyan mistik anlayışı; yalın terimlerle ve somut simgelerle dile getirir.[5] Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Yunus’un Tabduk Emre’nin halifesi olduğunu özellikle vurgular ve şöyle der:

“XIV. asrın başlarında henüz hayatta bulunan ve 1307’den sonra vefat eden, zamanımıza kadar şöhret ve etkisini sürdüren Tabduk Emre halifesi Yunus Emre.”[6]

Tabduk Emre’nin, Kırşehir’in de içinde yer aldığı Karaman yöresinde yaşadığı sabitken, Velâyetnâme onu Eskişehir Sivrihisar’la sınırlar. Son yıllarda yapılan araştırmalar, Yunus Emre’nin Sivrihisarlı olduğu ve orada defnedildiği yönündeki iddiaları tamamen geçersiz kılmıştır. Anadolu’da Türkçe eser yazma geleneği, Kırşehir’in de dahil olduğu Karaman Oğulları coğrafyasında başlamıştır. Gülşehri, Âşıkpaşa, Seyyid Hamza, Fakih Ahmed, Sultan Veled ve Hoca Dehhânî’nin tamamı Karaman bölgesine bağlıdır.

İbrahim Hakkı Konyalı, Tabduk Emre’nin mezarının Aksaray civarındaki Tabduk Emre Köyü’nde bulunduğuna dair Osmanlı arşiv belgelerini yayımlamıştır. Tabduk Emre’nin halifesi olan Yunus Emre’nin de XIII. yüzyıl sonlarında Hacıbektaş, Kırşehir, Aksaray ve Niğde çevrelerinde yaşadığı artık tartışmaya yer bırakmayacak biçimde ortaya konmuştur. Kerâmat-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî adlı yazma eserde, Yunus Emre’nin Hacı Bektaş’a gidip buğday istemesi ve mezarının bulunduğu yere dair anlatım şu şekildedir:

“Kızılırmak kenarında Sarıköy derler bir köy var idi. Kötü kıtlık çekerler idi. Yunus bu köyde ekincilik eder, öküz sürer idi. Hünkâr’a varmak diledi, utancından dağ alıcısı koparıp Hünkâr’a götürdü. Hünkâr’ın dergâhına geldi. Huzura ilettiler. Hünkâr üç kez nefes vermek diledi, amma o buğday istedi. Verdiler. Gelirken gönlü bulandı. Gerisin geri Hünkâr’ın huzuruna vardı ki nefes diledi. Hünkâr dedi: ‘O iş, bundan önce Tapduk’a verildi. Gitsin, nasibini orada alsın.’ Yunus, Tapduk’a vardı. O dergâhta kırk yıl odunculuk etti, cezbe hâliyle söylemeye başladı. Söylediklerini Hak için söyler oldu. Sözlerinin hattı hesabı bilinmez. Kızılırmak kenarında, Sarıköy üzerinde yerleşmiştir. Mezarı orada bulunmaktadır.” [7]

Vilâyetname’de sözü edilen Sarıköy, bugün Aksaray Ortaköy ilçesine bağlı olan Sarıkaraman köyüdür. Ortaköy’e 20 km mesafededir. Sarıkaraman köyünün kuzeyinde, 4 km mesafesinde halkın “Ziyaret Tepe” dediği mevki bulunmaktadır. Yunus Emre’nin türbesi, işte bu tepe üzerindedir. Halk, yüzyıllardır burada yatanı Yunus Emre bilir. Köy, beş ayrı yerleşme merkezinden oluşur: Sarıkaraman, Beşağıl, Sarıkaya, Ayvazlı, Aşağı Mahalle. Köy, adını ilkinden alır. Kelimenin sonundaki “Karaman” ibaresi sonradan ilâve edilmiştir. Bölgede “sarı” ismi çok yerde kullanılmaktadır. Meselâ, köy halkı arasında yaygın olan soy isimlerden Sarı’dır. Bu, diğer soy isimlerin arasında % 30 kadardır. Civarda Satansarı, Sarıyahşi, Sarıhasanlı, Sarıağıl gibi önemli yerlerin bulunması dikkatimizi çekmektedir. Sarıkaraman köyünün kuzeyinde, 4 km mesafesinde halkın “Ziyaret Tepe ”dediği mevki bulunmaktadır. Yunus Emre’nin türbesi, işte bu tepe üzerindedir. Halk, yüzyıllardır burada yatanı Yunus Emre bilir. Türbe, şu anda Ortaköy’ün Kırşehir sınırındaki son köyü olan Reşadiye arazisindedir. Reşadiye arazisi, daha önceleri, Sarıkaraman köyü yaylaları arasında idi.[8]

Kırşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Kitap Günleri etkinliği kapsamında Kırşehir’e gelen tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, Kırşehir merkeze bağlı Ulupınar Köyü sınırları içinde yer alan ve Ziyarettepe olarak adlandırılan Yunus Emre Türbesi’ni ziyaret etmiştir. Türbe ziyareti sırasında kendisine “Yunus’un meftun bulunduğu yer” sorulduğunda, “Tam da burası” yanıtını vermiş ve şu ifadeleri kullanmıştır:

“Tam burası. Çilehanesiyle; Hacı Bektaş-ı Veli’ye yakın, Tapduk Emre’ye yakın… Mistik bir görünümü var. Bütün dünyada mistisizm böyle yerlerde şekillenir. Sicilya’da da böyledir. Dikkatle bakarsan, her yerde görebilirsin. Yunanistan’daki manastırların çevresinde de aynı etki vardır. Havanın yoğunluğu farklıdır; sonsuz bir bereket hissi verir. Hem başlangıç var hem son var, ama bir yandan da hiçbiri yok gibi… Aşağıda çilehanesi bulunuyor. Burası, Bektaşiliğin üç büyük merkezinden biri. Bana kalırsa, Karaman’dan da, Sivrihisar’dan da daha etkileyici.”[9]

Yunus Emre’nin hayatı, Anadolu’nun farklı bölgelerinde halk tarafından destanlaştırılmıştır. Hacı Bektaş Vilayetnâmesi ve Hüdayî’nin Vakıatı gibi dağınık kaynaklarda yer alan halk rivayetlerini bir araya getiren Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre destanını şu şekilde özetler:

İçli ve özlü şiirleriyle asırlar boyunca Türk halkının düşünce dünyasında etkili olan; Türk halk edebiyatının oluşup gelişmesine büyük katkı sunan Yunus Emre’nin hayatı, halk tarafından destanlaştırılmıştır. Bektaşi Vilayetnâmesi, Hüdayî’nin Vakıatı ve diğer dağınık kaynaklarda yer alan halk rivayetleri şöyle özetlenebilir:

Yunus, Porsuk Çayı’nın Sakarya’ya döküldüğü yerde bulunan Sarıköy’de doğmuştur. Küçük yaşta mektebe verilmiş, fakat alfabeyi bir türlü öğrenememiştir. “Elif, be” derken hocasına şöyle demiştir:

“Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaratılmışı hoşgördük

Yaratandan ötürü” diyerek mektepten ayrılmıştır.

Köyünde çiftçilikle uğraşan Yunus, kıtlıkla geçen bir yılda büyük sıkıntıya düşer. Kırşehir’e yakın Sulucakaraöyük’te, Hacı Bektaş Sultan adında bir pirin bulunduğunu, kendisine başvuranlara buğday verdiğini duyar.

Yunus, Hacı Bektaş’a gitmeye karar verir. Sulucakaraöyük’e yaklaşınca düşünür: “Boş giden, boş döner” derler. Dağlardan alıç toplayıp öküzünün heybesine doldurur ve dergâha varır.

Hacı Bektaş’a, Yunus’un geldiği ve alıç getirdiği bildirilir. Bu davranış Hacı Bektaş’ın hoşuna gider. Bir derviş aracılığıyla Yunus’a şu soru iletilir:
– Buğday mı ister, himmet mi?

Yunus, “Ben himmetle ne yapayım, bana buğday gerek,” der. Buğdayı alır, yola koyulur.

Yolda pişman olur: “Himmet isteseydim, buğday da gelirdi.” Geri döner, Hacı Bektaş’a, “Buğdayı geri vereyim, bana himmet ver” der.

Hacı Bektaş şu karşılığı verir: “O iş geçti artık. O ihsanın anahtarını Tabduk Emre’ye verdik. Git, nasibini ondan al.”

Yunus, Tabduk Emre’ye gider ve derviş olur. Kırk yıl boyunca odun taşır. Bu süre içinde bir tek eğri odun bile getirmez. Sebebi sorulunca, “Bu kapıdan içeri eğri odun girmez,” der.

Yunus’un bu içten bağlılığı, çevresindeki dervişlerde dedikoduya yol açar: “Yunus, şeyhinin kızına gönül vermiş, bu hizmet ondan.” Bunu duyan Tabduk Emre, onları yalancılıktan kurtarmak için kızını Yunus’a verir. Fakat Yunus, “Ben şeyhimin kızına layık değilim,” diyerek hayatı boyunca ona dokunmaz. Bu kız Kur’an okurken, sular bile dururmuş.

Zamanla Yunus, hâlâ kemâle ermediğini düşünerek canı sıkılır, tekkeden ayrılır. Yolda birkaç dervişe rastlar, onlara katılır.

Bir akşam dervişlerden biri dua eder, gaipten sofra iner. Ertesi akşam başka bir derviş dua eder, yine sofra iner. Sıra Yunus’a gelir. Ellerini açar:
– Tanrım, ben kimin hürmetine dua ettiğimi bilmiyorum. Ne olur, onların hatırına bu gece de bir sofra gönder.

O gece iki sofra birden iner. Dervişler sorar:

– Kimin hürmetine dua ettin?

Yunus:
– Önce siz söyleyin.

Dervişler:
– Biz, Tabduk Emre’nin dervişi Yunus Emre adına dua ediyoruz.

Bu söz üzerine Yunus anlar ki, kemâle ermiştir ama bunu kendisi bile fark etmemiştir. Hemen geri döner, sabaha karşı Tabduk Emre’nin dergâhına ulaşır. Ana Bacı’ya, yani şeyhin eşine, kendisini affettirmesi için yalvarır.

Ana Bacı şöyle der:

– Kapının eşiğine yat. Şeyh sabah namazına çıkınca sana ayağıyla dokunur. “Kim bu?” diye sorarsa ben “Yunus” derim. “Bizim Yunus mu?” derse, bil ki gönlünden çıkmamışsındır. Ayaklarına kapan, af dile. Yok eğer “Hangi Yunus?” derse, gönlünden silinmişsindir, artık başka yol ara.

Tabduk’un gözleri görmezmiş. Yunus, Ana Bacı’nın dediğini yapar. Tabduk sabah çıkınca ayağı Yunus’a dokunur ve sorar:
– Bizim Yunus mu?

Bunu duyan Yunus ayaklarına kapanır. Tabduk onu affeder ama şöyle der:
– Mertebeni öğrenmeden bana inanmadın. Bu canı vermen gerek. Asamı atacağım, ardından yürü; nerede yere düşerse, orada Hakk’a kavuşacaksın.

Asa, Yunus’un doğduğu köye düşer. Yunus da oraya gidip başını yere koyar, Hakk’a yürür.[10]

Sosyal bilimlerin dikkatini çeken Hacı Bektaş-ı Veli, Ahiler, Âşıkpaşazade, Yunus Emre gibi isimler; kısaca Babalılar olarak da anılan, yer yer Alevi, Kızılbaş ya da Bektaşi şeklinde nitelenen topluluklar, Oğuz Türkmen boylarının Anadolu’daki uzantılarını oluşturur.

Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar adlı eserinde, Yunus Emre’nin mezarının yeri hakkında şu değerlendirmeyi yapar:

“Anadolu’da adettir, bazı azizler adına türbe veya makam yapılmıştır. Yunus Emre’nin de dört-beş yerde türbesi vardır: Eskişehir, Sarıköy, Erzincan, Kayseri. Bence doğrusu, Mucur ile Aksaray arasında yer alan Tapduk Emre Köyü’ne birkaç saatlik mesafede, Yunus Emre Tepesi olarak bilinen yerdeki harap tekke ve çilehane bitişiğindeki Yunus Emre adını taşıyan yerdir.”[11]

Kırşehir’e bağlı Ulupınar Kasabası sınırları içinde yer alan türbe, sarp kayalıklar üzerine sonradan inşa edilmiştir. Projesi uzun süredir planlanmış olmasına rağmen bir türlü hayata geçirilemeyen Yunus Emre Millî Parkı’nın içinde bulunmaktadır. Türbenin hemen yakınında, Yunus Emre’ye atfedilen bir Çilehane binası yer alır. Türbenin 25 kilometre kuzeyinde Hacı Bektaş, 10 kilometre güneyinde ise Sarıkaraman sınırları içinde Tabduk yer almaktadır. (Fotoğraf: Ethem Koçak, Nisan 2025)

 

Prof. Dr. Mikail Bayram, “Tabduk Emre’nin Niğde ve Aksaray yöresinde yaşadığı sabit olduğu hâlde, Velâyetnâme onun adını da Sivrihisar’la ilişkilendirir. Bu durum, Yunus Emre’nin Sivrihisarlı olduğu ve orada defnedildiği yönündeki iddianın tamamen hayal ürünü bir haber [12] olduğunu açıkça göstermektedir,” diyerek Sivrihisar söylemlerine kesin bir dille karşı çıkar.

Bayram, şu değerlendirmede bulunur:

“Türkçe sözlü, Türkmen şair Yunus Emre ve onun şeyhi Tabduk Emre; Anadolu Selçuklu Devleti’nin son yarım yüzyılında, dönemin sosyal, siyasal ve kültürel mücadeleleri içinde yer almıştır. Yunus’u, Baba İlyas, Sofi Nuruh, Ahi Evren, Hacı Bektaş ve Tabduk Emre gibi, o dönemde Anadolu’da etkili olan Türkmen fikir önderleriyle birlikte; Türkmencilik ülküsünü yaşatmaya çalışan ve bunun mücadelesini veren biri olarak değerlendirmek gerekir. Bu mücadelenin en güçlü siyasî destekçisi ise Karaman Oğulları Beyliği idi. Yunus Emre’yi Karaman Oğulları saflarında görmek isabetli olacaktır.”[13]

Yunus Emre’nin mürşidi Tapduk Emre hariç tutulduğunda, Yunus’un ismini yaklaşık otuz kez, farklı şekillerde andığı ve doğrudan atıfta bulunduğu tek sûfî Hüseyin bin Mansûr, diğer adıyla Hallâc-ı Mansûr’dur.[14]

 

“Yolunda Mansûr olayın Ene’l-Hakk demin vurayın

Asılub vaslun dârına berdâr olayın bir zaman”

 

“Âlemde fitneyi kodum Mansur’u kül etti odum

Dilinde Ene’l-Hak dedim boynundaki urgan benem” 

 

Kimi sûfîler Hallâc’ı yererken, kimileri onu savunmuştur; fakat Yunus’ta Hallâc, ayrı ve özel bir yere yerleştirilmiştir. Fikirleri nedeniyle idam edilen Hallâc, dönemler boyunca yöneticilerle fikir ayrılığına düşmenin en büyük “günah” olarak kabul edildiği bir ortamda, Yunus’a göre âşıkların sembolüdür. Bu noktada Yunus, kendisiyle Hallâc’ı özdeşleştirir. Türk edebiyatında Kutadgu Bilig’den sonraki en eski örnek kabul edilen, tasavvufî Türk edebiyatının ilk eseri sayılan Ahmet Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’inde de Hallâc’ın adı farklı sayfalarda saygıyla anılır; büyüklerden biri olarak zikredilir.[15]

Ahmet Yesevî’nin kullandığı “Miskin Ahmed Yesevî” ifadesiyle Yunus Emre’nin “Miskin Yunus” tabiri arasındaki örtüşme, Türkistan’dan Anadolu’ya taşınan aynı tasavvufî geleneğin derin bir izidir. Yunus; düşünce biçimi, olaylar karşısındaki irşat edici yaklaşımı, enginliği ve insan merkezli tasvir yönüyle Yesevîliğin Anadolu’daki iz düşümüdür.

Bu sebeple Yunus, yalnızca Anadolu’da değil Türkistan’da da halk arasında ortak bir tasavvuf anlayışının gelişmesine öncülük etmiştir.[16] Osmanlı öncesi Anadolu’nun dil ve edebiyat kültüründe, hatta sonraki dönemlerde de devrinin tek büyük şairidir Yunus. Kendi çağında, sûfîliğin edebî kalıplarını ılımlı bir biçimde kullanmış, Moğol istilası döneminde halkta uyanan derin duyguları, acıları ve umutları dile getirmiştir. Günlük yaşamın içinde köylülerin çetin hayatını yansıtmıştır. XIII. yüzyıldan XIV. yüzyılın başlarına kadar dalga dalga gelen Moğol ordularının ezdiği Anadolu’da, halk yalnız Moğolların kılıcıyla değil, iç kavgalarla da can veriyordu. Selçuklu sultanları arasında, mevkilerini korumak uğruna Moğollara sığınanlar çıkıyor, para ve servet, sığınmaların tek belirleyicisi hâline geliyordu. Moğol ordusunu; saray, vezirler, beyler, divan ve elçiler beslerken, isyan edenleri ve zulümden kaçanları kılıç artığı Türkmenler doyuruyordu. Yalan ve iftiranın itibar gördüğü bir düzende, din, adalet ve sadakat adı altında hüküm süren, yalnızca zulümdü.[17]

Yunus, böylesi bir dönemde yaşamış, şiirlerinde bu dönemin zulüm ve eziyet izlerine sıkça yer vermiştir. Onun şiirlerindeki anlamı ve ifadeyi doğru kavrayabilmek, yaşadığı dönemi bilmekten ve anlamaktan geçer.

Yunus, Moğol istilasını ve bu istilanın yol açtığı zulmü şiirlerinde işler. Bir beyitinde:

“Aşkın çeri saldı benim gönlüm evi ıklımine / Canımı esir eyledin, nider bana yağı Tatar” diyerek, Moğol’a Türkçe’de “düşman” anlamına gelen “yağı” ifadesiyle seslenir; yani “yağı Tatar” der. Bir başka beyitinde ise, nefsini düşmanla özdeşleştirerek:

“Ol budakta biter iman, iman bitse gider güman / Dün gün işim budur heman, nefsime bir Tatar oldum” şeklinde nefsine bir Tatar gibi davrandığını belirtir. Yine başka bir şiirinde, korku ve ümidi olmayan kişiye: “Sanki Tatarsın” diyerek, Moğolları ima eder.[18]

Dönemin birçok Alp Ereni gibi Yunus Emre’nin de asıl kimliği örtülmüş; elinde asa, sırtında heybe ile diyar diyar dolaşan, ilahiler söyleyen miskin biri gibi, ülkede yaşanan sosyal olaylara kayıtsız bir şahsiyet olarak tanıtılmıştır. Oysa Yunus Emre, Moğol zulmünü ve Selçuklu idarecilerinin adaletsizliğini şiirlerinde açıkça dile getirmiştir.[19]

“Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil, / Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil” diyen Yunus, derviş ya da hoca kılığına bürünüp geçinenlerin, ellerine geçinceye dek haramdan uzak durduklarını, ancak kazanç sağladıklarında harama yöneldiklerini söyler. Dervişliğin bir kazanç kapısına dönüştürülmesine sert tepki gösterir. “Ben dervişim diyenler, haramı yemeyenler / Haramın yenmediği ele girince imiş” dizeleriyle bunu dile getirir. Yunus, dönemin yöneticilerini ve kendini derviş ya da hoca olarak tanıtanları, “peygamber yerine geçen hocalar” diyerek sıkça ve sert biçimde eleştirir.[20]

 

 Müselmanlar zamâne yatlı[21] oldu

Helâl yenmez haram kıymetli oldu

 

Okuyan Kur’an’a kulak tutulmaz

Şeytanlar semridi[22] kuvvetli oldu

 

Peygamber yerine gecen hocâlar

Bu halkın bâşına zahmetli oldu

 Yunus’un sürekli dile getirdiği hak ve halk sevgisine rağmen, çevresinde olup bitenlere karşı kayıtsız kalmadığı, yaşananlara göz yummadığı anlaşılmaktadır. Dünyadaki gelişmeleri görmezden gelmeyen Yunus, şiirlerinde yaşadığı dönemi güçlü bir anlatımla yansıtmış; hatta ormanların bile eşkıyalar için birer sığınak haline geldiğini dile getirmiştir.[23]

Fuad Köprülü ile Şehabeddin Süleyman’ın kaleme aldığı Yeni Osmanlı Tarihi Edebiyatı adlı eserde, dönemin önemli şahsiyetlerinden Yunus Emre’nin Kızıl Ahmetli Türkmenlerinden olduğu aktarılır. Baki Yaşa Altınok da aynı görüşü destekler; Kırşehir yakınlarında, Ortaköy civarındaki Ekecik Dağı’nda geçen Kızıl Ahmet Savaşı’nı anlatan Osmanlıca bir cönkten alıntılarla bu bilgiyi pekiştirir.[24] Cönkte Moğol ve Selçuklu yöneticilerinin uyguladığı baskılar ile yaşanan kıtlık yıllarına dair sahneler de yer alır.

Moğollar tarafından tayin edilen valilerin ağır baskılarıyla Selçuklu yöneticilerinin doymaz hırsı birleşince, Orta Anadolu’da yaşam katlanılmaz bir hâle gelmişti. Böylesi bir ortamda zulme daha fazla dayanamayan Aksaraylı Kızıl Ahmet, etrafında topladığı dört bin kadar Türkmenle birlikte isyan etti. Aksaray yakınlarında Moğol ordusuyla çarpıştıysa da yenilgiye uğrayarak geri çekilmek zorunda kaldı.[25] Bu tarihi olayın tanıklarından biri de dönemi anlatan Osmanlıca yazılmış cönktir.

Kırşehir’de çıktım sâsen selamet

Goca Han’a vardım koptu gıyamet

Adımı sorarsan Gılgızıl Ahmet

Vur kamayı kanım aksın sinemde

Ayırdılar ihvanımda yarende.

 

Aman Mevlam zulüm arşa dayandı

Kadı Müftü kapılarda dilendi

Sabi sıbyan al kanlara boyandı

Çal kamayı kan damlasın ucunda

Kim ırar ki alınmıyan öcümde.

 

Virane ellerde duman tüter mi?

Bozuh bahçalarda bülbül öter mi?

Adam düşmanına dostum diyer mi?

Vur hançeri kanım aksın yerlere

Zalim düşman kadem bastı ellere.

 

Yetemedim Kızılırmak kıyına

Çıkamadım Melendizin Dağına

Ekticek’te yettim düşman koluna

Vur kamayı kanım aksın yaremde

Ayırdılar selvi boylu sunamda.

 Yunus, halkın konuştuğu yalın Türkçeyle herkesin kolaylıkla anlayabileceği şiirler yazdı. Bugün bile anlaşılabilen bu dizeler, yüzyıllardır değerinden hiçbir şey kaybetmedi. Aynı dönemde yazılmış birçok eser sadece belli bir aydın çevresinde kalırken, Yunus’un şiirleri toplumun ortak belleğinde yaşamayı sürdürdü; halk arasında her geçen yüzyılda daha da büyüyen bir ilgiyle efsaneleşti.[26]

Selçuklu Devleti’nin son yılları ile Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde yaşamış olan Yunus Emre (1240–1320), düşünceleri ve eserleriyle sadece kendi çağını değil, Osmanlı tarihi boyunca sonraki yüzyılları da derinden etkilemiş; Cumhuriyet Dönemi’nde ve günümüzde daha da büyük bir kıymet kazanarak adından söz ettirmeyi sürdürmüştür. Yunus Emre’ye dair bilgiler, Osmanlı döneminde yazılmış dinî ve tarihî eserlerde halk arasında daima büyük bir saygı görmüş; ancak kimi dinî çevrelerde, özellikle saray çevresine yakın bazı anlayışlarda farklı algılara yol açmıştır.

Yunus’un vefatından yaklaşık iki asır sonra, Osmanlı Şeyhülislamı Ebussuud Efendi, onun bazı şiirlerini küfür ve sapkınlık olarak değerlendirmiştir. Özellikle Yunus’un Cennet Cennet dedikleri / Bir ev ile birkaç huri / İsteyene ver sen onu / Bana seni gerek seni dizelerine atıfla, bu şiirleri tekkelerde okuyanlar hakkında “kâfirdir, öldürülmeleri dine uygundur” şeklinde bir fetva verdiği bilinmektedir. Abdülbaki Gölpınarlı, bu ağır fetvayı Osmanlı kaynaklarına dayanarak olduğu gibi aktarır ve Yunus Emre’nin fikirlerinin bazı çevrelerde nasıl dışlandığını gözler önüne serer.[27]

 

Ebussuud Efendi fetvasında şöyle der:

 

“Sen bir ulu sultansın, canlar içinde cansın.

Çün iyan gördüm seni, pinhan kayısı değil;

Cennet cennet dedikleri bir ev ile birkaç hûri,

İsteyene ver sen onu, bana seni gerek seni

 

deyip “evzâ’-ı garîbe” ile tevhîd ederken, kelime-i tevhîdi tağyîr edip “gâh dil-i men, gâh cân-ı men” diyenler ve buna râzı olan Zeyd, yani onların şeyhleri hakkında küfürle hükmedilir; bu beyitlerdeki cennet hakkındaki söz küfr-i sarîhtir. Bunların katilleri mübahtır.’” 

Gölpınarlı, Yunus Emre hakkında, onun yaşadığı dönemden iki asırdan daha uzun bir süre sonra verilen bu fetvanın, din bilgini Ebussuud Efendi’nin Yunus’un irfanını kavrayamamasının bir göstergesi olduğunu söylerken bu fetvanın verilme tarihinin de biraz daha önceye ait olabileceğini ayrıca belirtme gereği duyar.

Ebussuud Efendi’den önce, Üftâde[28] adlı bir din âliminin de Yunus Emre’nin benzer ifadelerine takıldığını hatırlatan Gölpınarlı, Üftâde’nin müridi Aziz Mahmud Hüdayî tarafından kaleme alınan tasavvufî sözleri içeren Vâkıât’ta, zaman zaman Yunus Emre’den alıntı yapıldığını belirtir. Bu eserde, Üftâde’nin Yunus’un, “Cennet cennet dedikleri birkaç köşk, birkaç hûri / İsteyene ver sen onu, bana seni gerek seni” dizelerine değinerek; cennetin Allah’ın mükâfat yurdu olduğunu, Tanrı’nın sun’u (yarattığını) küçük görmenin, sâni’yi (yaratanı) küçük görmek anlamına geleceğini, bu nedenle bu sözlerin doğru bulunmadığını ifade ettiğini aktarır. Bu yorum, İsmail Hakkı tarafından Muhammediyye Şerhi‘nde de dile getirilmiştir.

Nitekim Yunus Emre üzerine yapılan ilk araştırma ve yayınların, “Anadolu’da ulusal uyanışın başladığı dönem” olan Osmanlı’nın son yüzyılına, özellikle de 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarına rastlaması da dikkat çekicidir. Yunus’un şiirlerinin Divan-ı Âşık Yunus Emre adıyla ilk defa toplu hâlde yayımlanması, 1885, 1902 ve 1909 yıllarında gerçekleşmiştir. Yunus üzerine ilk ciddi yayınlar ise II. Meşrutiyet dönemine rastlar. 1913 yılında Rıza Tevfik’in Büyük Duygu dergisinde kaleme aldığı yazılar ve 1918’de Fuad Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı önemli eseri, bu anlamda öncüdür.

Sovyet doğu bilimcilerinden Vladimir Gordlevskiy ise 1920’lerde yaptığı Türkiye seyahatlerinde, Yunus Emre’nin yalnızca adının değil, şiirlerinin de halk arasında bilindiğini, özellikle tarikatlara bağlı dervişlerin Yunus’un şiirlerini ezbere okuduklarını kaydeder. Türkçemiz, büyük Türkmen şairi Yunus Emre (öl. 1320) ile XIV. yüzyılda zirveye ulaşmıştır. Yunus, Türkçeyi yalınlığı ve sadeliği içinde, tarihte eşi benzeri olmayan bir ustalıkla kullanmayı başarmıştır. Samimiyet, vecd ve cezbe içinde akan bir kudret ırmağı gibi, yüzyılları aşarak ölümsüzlüğe ulaşan şiirleriyle, Türk tasavvuf edebiyatını erişilmez bir düzeye taşımıştır. Yunus’un şiirleri hem Âşık edebiyatına hem de Osmanlı’nın klasik Divan edebiyatına kaynak olmuş, Türk edebiyatının bu iki temel damarında da derin etkiler bırakmıştır.[29]

Yunus’un şiirlerinde geçen “Tabduk” adını, “tapmak” fiiliyle ilişkilendirip yorumlayanlar, bu şekilde hem anlamı çarpıtmakta hem de Yunus Emre’yi kendi tarihsel ve kültürel bağlamından koparmaya çalışmaktadır. Hatta işi daha da ileri götürerek, “Tabduk Emre’nin Yunus’un şeyhi olmaması gerekir” gibi iddialar ortaya atanlar da olmuştur. Bununla da yetinmeyip, “Bektaşilik tarikatı, kuruluşundan itibaren şeriat dışı bir yapıdır, bu nedenle eleştirilmelidir” diyenler, adeta Türk kültürünün Arap-Acem etkisinden çıkmaması gerektiğini savunur hâle gelmişlerdir. Bu yaklaşımı sürdüren bazı çevreler, “Bektaşi geleneğinin Yunus Emre’yi benimsemiş olması, onun mutlaka Bektaşi olduğu anlamına gelmez” şeklinde yorumlarla, Yunus’un Anadolu’nun yerli ve özgün kültürel damarlarıyla olan bağlarını görmezden gelmektedir.[30]

Oysa Yunus Emre’nin ünlü Divanı’nda, Tabduk Emre’ye duyduğu derin sevgi ve içten bağlılık duygularını yansıtan pek çok şiire rastlanır. Bu şiirler, Yunus’un Tabduk Emre ile arasındaki güçlü manevi bağı açıkça ortaya koyar. Ayrıca, Yunus’un yaşadığı dönemdeki tasavvufi hayat göz önüne alındığında, onun şiirlerinde geçen Tabduk Emre’nin Kadiri değil, Babai Tarikatı’na mensup olması ihtimali oldukça güçlenmektedir. Nitekim Tabduk Emre’den feyz alan Yunus Emre’nin şiirlerinde, klasik şeriat anlayışına uymayan bazı ifadeler ve yaklaşımlar da dikkat çeker. Bu da onun tasavvuf anlayışının dönemin katı dinî çevrelerince kolayca kabullenilemeyecek yönler içerdiğini göstermektedir.[31]

Yunus Emre örneğinde de görülebileceği gibi, halkın gönlünde derin bir saygı ve sevgi kazanmış Türk kültür adamlarını, oldukları gibi ve özleriyle kabul etmekte zorlanan bazı Sünni tarikat anlayışları, bu isimleri kendi meşreplerine mal etmeye çalışmışlardır. Onları, kendi şeriat yorumlarına uygun düşen kalıplara oturtarak asıl kimliklerinden uzaklaştırmış; hatta Yunus’a ait olmayan, uydurma şiirlerle onun düşünce derinliğini ve etkisini gölgelemeye çalışmışlardır. Bu tür çabalar, Ahmed Yesevî üzerinde de yoğun şekilde görülmüştür. Nakşibendi tarikatının önde gelen bazı isimleri, Ahmet Yesevî’yi kendi silsilelerine dahil göstermeye çalışmış, ancak bu büyük Türk mutasavvıfının halk arasındaki köklü itibarı ve şöhreti bundan zarar görmemiştir. Ne var ki, Yesevîliğin ilk dönemine ait bazı ayin ve erkânlar, XV. ve XVI. yüzyıllarda Nakşibendi etkisiyle ciddi biçimde değişime uğramıştır.[32]

Baba İshak (ö. 1240), Barak Baba (ö. 1318), Yunus Emre (ö. 1321) ve nihayet Hacı Bektaş Veli (ö. 1337) gibi büyük Türkmen şeyhlerinin benimsediği ve halk kitlelerine telkin ettiği İslam anlayışı, Türk Şamanizmi’nin izlerini taşıyan yerli unsurlar ile farklı kaynaklardan gelen inanç öğelerinin, geniş tasavvufi fikirlerle kaynaşmasından meydana gelmiştir. Anadolu gibi çok sayıda inanç ve kültürün kesiştiği bir coğrafyada yaşayan bu Türkmen şeyhlerinin bir bölümü — özellikle de vefatlarından sonra — sadece Türkmen halkı arasında değil, aynı zamanda Sünni Türkler ve hatta kimi Hristiyan topluluklar arasında da birer “veli” olarak kabul görmüşlerdir.[33] Büyük sûfî Mevlâna Celâleddîn Rûmî (ö. 1273), çocuk yaşta babası Bahaüddin Veled ile birlikte Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya gelmiş ve Konya’ya yerleşmiştir. Mevlevilik tarikatının kurucusu olan Mevlâna, Divân-ı Kebîr, Mesnevî, Fîhi Mâ Fîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât gibi önemli eserler kaleme almıştır. Oğlu Sultan Veled (ö. 1312) ise Divân, İbtidâ-nâme, Veled-nâme ve Rebâb-nâme adlı eserleriyle tanınmış; onun Divânı’nda bazı Türkçe şiirler de yer almıştır. Ancak Anadolu’da, bu dönemde Türk milletinin duygu ve düşünce dünyasını en güçlü şekilde temsil eden isim Yunus Emre (ö. 1320) olmuş; dinî ve tasavvufî alanda Türk edebiyatına unutulmaz güzellikte şiirler kazandırmıştır.[34]

Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled (ö. 1312) de ana dili olan Türkçeyi, ince düşünceleri ifade etmekte yetersiz gördüğü için küçümsemiştir. Ancak tarihsel süreç, Türk dili konusundaki bu yaklaşımı haksız çıkarmıştır. Yunus Emre, Sultan Veled’in “yetersiz” bulduğu Türkçede en ince mazmunları, dinî ve tasavvufî kavramları büyük bir ustalıkla dile getirmiş; Türk edebiyatının ölümsüz şiirlerini kaleme almıştır. Çünkü Yunus, halkın içinden biriydi ve geniş Türk kitlelerini tanıyor, onların duygu ve düşünce dünyasını temsil ediyordu.[35]

Beylerin, sahip oldukları dünyevî imkânlar ve kendileriyle başlayan bir asalet anlayışı üzerinden ayrıcalıklı bir zümre hâline gelmeleriyle birlikte, eser üretmek isteyen şair ve âlimler de bu çevrelerin etrafında toplanmıştır. Bu durum, halktan kopuk, kendini üstün gören ve halkı küçümseyen bir edebî tavrın gelişmesine neden olmuştur. Halk şairlerinin kullandığı yerli mecazlar ve hece vezni “âmi” (sıradan, basit) sayılmış; aruz ölçüsü ise aydın zümrenin şiirinin esas vezni hâline gelmiştir. Ancak Yunus Emre, bu akıma karşı durarak şiirlerini çoğunlukla hece vezniyle kaleme almıştır. Bu tercihi, sadece estetik değil; aynı zamanda kendi tasavvufî düşüncesini halka ulaştırma gayesinin de bir yansımasıdır. Nitekim sonrasında Alevî-Bektaşî şairler de aynı yolu izleyerek hece vezniyle şiirler yazmışlardır. Aruz vezniyle şiir yazanların giderek artan biçimde Arapça ve Farsça kelime ve terkipler kullanmaları, zamanla halkın anlayamadığı bir münevver dili olan Osmanlıcanın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu nedenle Osmanlı divan edebiyatı; vezni, dili ve biçimsel özellikleriyle İran edebiyatını taklit eden, gayri millî ve halktan kopuk bir edebiyat türü olarak değerlendirilmiştir.[36]

  1. yüzyılın sonu ile 14. yüzyılın başlarında yetişen ve Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biri sayılan Yunus Emre, tüm insanları ve mahlûkatı yaratan Yaratıcı’ya duyduğu sevgiyi dile getirmiştir. O, Allah korkusunun yerine sevgiyi koymuş ve bunu öyle etkili, veciz ve işlek bir dille ifade etmiştir ki, yüzyıllar boyunca pek çok şairi derinden etkilemiş, peşinden sürüklemiştir. Yunus Emre, Türkçeyi ustalıkla kullanarak kendine özgü bir şiir anlayışı ve tarzı yaratmıştır. Onu takip eden şair, derviş ve sûfîler, onun tarzında şiirler yazmış, böylece “Yunus tarzı” diye anılan özgün bir söyleyiş biçimi ortaya çıkmıştır. Anadolu’nun sûfî şairleri üzerinde öylesine büyük bir etki bırakmıştır ki, sonrasında pek çok “Yunus” mahlaslı şair onun izinden giderek şiirler yazmış; bu şiirler de zamanla Yunus Emre’nin eserleriyle karışmıştır.[37] Şiirleri, zaman zaman yığınla uydurma eserle de süslenen Yunus, halk dininin seçkin ermişlerinden biri olmuş; Anadolu’da dokuz ayrı yerde mezarı bulunmasıyla büyük bir onur kazanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda hem ortodoks hem de hak mezhep dışı birçok tarikatı derinden etkilemiş; Cumhuriyet ve laik Türkiye döneminde ise saygıyla anılmış ve yüceltilmiştir.[38]

Fuat Köprülü, şair ve mutasavvıf Yunus Emre’yi, Ahmed Yesevi’nin Anadolu’daki halefi olarak değerlendirir. Ancak Yunus’un, Ahmed Yesevi gibi tasavvuf literatüründe mürşit olarak kabul edilmediğini, lirik şiirleriyle Anadolu tasavvufunda Divan-ı Hikmet geleneğini yaşattığını vurgular. Bu değerlendirme doğrudur; çünkü Anadolu Türk edebiyatının tasavvufi cephesinin, Ahmed Yesevi ve diğer Yesevi Türk şairlerinin etkisiyle başladığı kuşkusuzdur.

Ahmed Yesevi’nin görüşleri, Anadolu’da tasavvufun temelini oluştururken; bu düşünce akımının ve tasavvuf kültürünün yayılmasında, Yesevi’nin görüşlerinin kitaplaştırıldığı Divan-ı Hikmet kuşaktan kuşağa önemli bir aktarım kaynağı olmuştur. Tapduk Emre, Baba İlyas, Muhlis Paşa, Ahi Evran, Hacı Bektaş Veli, Âşık Paşa ve Hacı Bayram Veli gibi önemli şahsiyetlerde de bu tasavvufi düşüncelerin kaynağı Divan-ı Hikmet olarak görülür. Anadolu Aleviği’nin özel bir değer verdiği Seyyid Nesimi, Şah Hatayi (Şah İsmail), Pir Sultan Abdal ve Hubyar Sultan gibi isimlerle birlikte Hallâc-ı Mansur da bu kaynakla bağlantılıdır. Esasen Yunus Emre, Babailerden miras kalanlarla sıkı bir ilişki içinde olup, onların geliştirdiği ortamda yetişmiştir.[39] Anadolu’da Yunus Emre’den itibaren başlayan ve propaganda amacı güden “Hikmet” geleneği, Orta Asya, Hârezm ve Volga bölgelerinde yaklaşık sekiz asırdır aynı mahiyetini koruyarak varlığını sürdürmüştür. Gelenek, Türk halk kitleleri üzerinde yüzyıllarca etkili olmuş; İslami, yani sûfiyâne unsurları milli, yani eski Türk halk edebiyatı geleneğiyle başarılı bir şekilde kaynaştırmıştır.[40]

 

KAYNAKCA 

TELİF_TETKİK ESERLER   

 

 

[1] Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre, Varlık Yayınları, İstanbul, 1995, s. 13.

[2] Baki Yaşa Altınok, “Yeni Vesikalara Göre Yunus Emre’nin Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Şeyh Ede Balı İle İlişkisi”, Yunus Emre Kitabı, T.C Aksaray Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Kültür Yayınları, Aksaray, 2017, s. 238.)

[3] Burada geçen “Güvercin donunda” nitelemesi çok önemlidir. Hacı Bektaş’la ilgili olarak “Sulucakarahöyük’e güvercin donunda geldiği” yönünde anlatılara sık rastlanır. Bu durum insanüstü bir güce ihtiyaçın hâsıl olduğu durumlarda, suret değiştirerek bir başka varlığa dönüşmesidir. Hacı Bektaş Vilayetnemesinde de Hacı Bektaş’ın güvercin süretinde geldiği anlatısı vardır. Türklerde dervişlerin, ulu kişilerin şahin, doğan, güvercin donunda yer değiştirdiği yönündeki inançlarda, insan ve kuş fiğürlerinin birlikte ele alınması Anadolu’ya’ Orta Asya’dan (Türkistan’dan) intikal eden ve tasavvufa taşınan bir geleneksel kültür olarak değerlendirmek gerekir. Nitekim Türkler; Müslüman olmadan önce Orta Asya’da eski dinleri dönemlerinde birçok alanda olduğu gibi, kullandıkları motif, fiğürlerin ne mana taşıdığını hiç unutmamışlar bunu Anadolu’da da yaşatmışlardır.      

[4] Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, s. 481.

[5] Mantran, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, C. 2, s. 382.

[6] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1969, s. 215.

[7] Aktaran bkz: Altınok, “Yeni Vesikalara Göre Yunus Emre’nin Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Şeyh Ede Balı İle İlişkisi”, s. 238.

[8] Doğan Kaya, “Yunus Emre’nin Aksaray Ortaköy’deki Mezarı Üzerine Düşünceler”, Yunus Emre Sempozyumu, 2022, s. 227-247.

[9] Erişim 22.03.2025, https://youtube.com/shorts/dADIslYd2dM

[10] Gölpınarlı, Yunus Emre, s. 9-12.

[11] Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, s. 483.

[12] Mikail Bayram, Destursuz Bağdan Üzüm Yiyenler, Kömen Yayınları, Konya, 2004, s. 104.

[13]  Bayram, Destursuz Bağdan Üzüm Yiyenler, s. 104.

[14] Mustafa Kara, “Hallâc ve Yûnus”, darulfunun ilahiyat, ‘Yunus Emre’ Özel Sayısı, 2021, s. 301–307.

[15] Kara, “Hallâc ve Yûnus”, s. 301-307.

[16] Türkmen, “XIII. Yüzyılda Yesevilik, Ahilik ve Babailik Üçgeninde Kırşehir”, s. 9.

[17] Gölpınarlı, Yunus Emre Hayatı ve Bütün Şiirleri, s. 13-15.

[18] Gölpınarlı, Yunus Emre Hayatı ve Bütün Şiirleri, s. 107, 134, 270, 422.

[19]Altınok, “Yeni Vesikalara Göre Yunus Emre’nin Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Şeyh Ede Balı İle İlişkisi”, s. 238.

[20] Gölpınarlı, Yunus Emre Hayatı ve Bütün Şiirleri, s. 20.

[21] Yatlı: yaramaz, kötü, aşağılık (kişi).

[22] Semirmek: (canlı hayvanlar için) et ve yağ bağlamak, besili, etli yağlı bir duruma gelmek.

[23] Gölpınarlı, Yunus Emre Hayatı ve Bütün Şiirleri, s. 18.

[24] Altınok, “Yeni Vesikalara Göre Yunus Emre’nin Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Şeyh Ede Balı İle İlişkisi”, s. 238.

[25] Altınok, “Yeni Vesikalara Göre Yunus Emre’nin Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Şeyh Ede Balı İle İlişkisi”, s. 238.

[26] Mantran, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, C. 2, s. 382-383.

[27] Gölpınarlı, Yunus Emre Hayatı ve Bütün Şiirleri, s. 260, 261.

[28] Üftade (1495-1580), 16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde yaşamış mutasavvıf, şair ve Aziz Mahmud Hüdayi’nin hocası olan din âlimi.  Aziz Mahmud Hüdayi tarafından temelleri atılan Celveti tarikatının esasları onun tarafından belirlenmiştir. Aziz Mahmud Hüdayi, onun hakkında “Vakıat-ı Hüdayi” isimli bir eser yazmıştır.

[29] Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, s. 119.

[30] Bu ibret verici yanlış bilgiler için bkz. Necla Pekolcay, İslami Türk Edebiyatı, Cağaloğlu Yayınevi, İstanbul, 1967, s. 79, 90, 241.

[31] Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 266, 268.

[32] Köprülü, “Ahmet Yesevi”, s. 212, 213.

[33] Gülşehri ve Felek-Name, s. 10.

[34] Sevim, Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi: Siyaset, Teşkilat ve Kültür, s. 522.

[35] Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, s. 178.

[36] Gölpınarlı, Mevlana’dan Sonra Mevlevilik, s. 441-442.

[37] Tekin, “Türk Edebiyatı: 13.-15. Yüzyıllar”, s. 501.

[38] Mantran, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, C. 2, s. 382. – Yazar her ne kadar Yunus için “Dokuz ayrı yerde mezara sahip olmanın onurunu taşımış” diyorsa da Yunus’un Türkiye’de 13, Azerbaycan’da 3 olmak üzere toplam 16 mezarı vardır.

[39] Reha Çamuroğlu, Tarih Heterodoksu ve Babailer, Metis Yayınları, İstanbul, 1992, s. 63.

[40] Borthold, M. Fuat Köprülü, İslam Medeniyeti Tarihi, s. 197.

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız!