7 Ekim 2026

Kuvâ-yi Milliye Şeflerinden,1925’de idam edilen; HAMİTLİ RIZA BEY

 Kurtuluş Savaşı’nın çete savaşları dönemi içinde “Hamitli Rıza” olarak ünlenen Kuvay-i Milliye şeflerinden Rıza Bey (Silsüpür) sonradan 1926 yılında Ankara’da idam edilmiştir.

       ŞEVKET  SÜREYYA AYDEMİR CEZAEVİNDE BİRLİKTE KALDIĞI
HAMİTLİ RIZA’YI ANLATIYOR

Şevket Süreyya Aydemir;  İstiklâl Mahkemesi’nin 10 Ocak 1926 tarihli kararıyla idama mahkûm edilip, 11 Ocak 1926’da da cezası infaz edilen Kırşehir Mebusu,  Rıza Bey ile cezaevinde aynı koğuşta kalırken, idamından kısa bir zaman önceki anı ve gözlemlerini şöyle aktarır:

“Bir aralık cezaevinin bir odasında, mahkemenin hükmünü bekleyen bir mebusla(Kırşehir Mebusu Rıza Bey) bir arada kalmıştık. Aslında, bir köylüydü İri, heybetli, kara bıyıklı ve iyi huylu bir adamdı.

Harp içinde veya mütarekeden sonra ortalık karışıp da her tarafta çeteler, gruplar ve mahallî sergerdeler türeyince, o da kazasında bir kudret olmuştu. ‘Padişahın Ankara valisinin kendisinin dağa kaldırdığını, Atatürk’e Ankara’nın yolunu açtığını ve onu Çankaya’ya kendisinin oturttuğunu ‘söylerdi:

‘Mustafa Kemal ne zaman otomobiline binse beni yanına alırdı. Simdi bunlar ne çabuk unutuldu? Bu Dâhiliye Vekili, bu Hariciye Vekili de kim oluyorlar ki? Ben silâha sarılıp da filan boğazı kestiğim zaman onlar neredeydiler? Yok, efendi yok, bu iş böyle sökmez!’

Sonra gözleri döner ve ağzına geleni söylerdi. Hiç bir teselli ve uyarma kabul etmezdi. Bir köy ağasıyken Millet Meclisinde mebus oluşunu, taşlı tarlaların sulu tarla, sulu tarlaların da birer çiftlik haline gelişini ve dağda sıra sıra davar sürülerinin dolaşmasını kâfi görmezdi: ‘Tabancayı belime takınca’ derdi ve belinde tabancayı takacağı yeri de eliyle gösterirdi. ‘Dâhiliye Vekilini de, Hariciye Vekilini de Allah’ın inayetiyle cebimden çıkarırım! Sen bana bak efendi! Bu iş böyle hallolur.’

Bu, aslında basit ve iyi adamın, bu kolay harekete getirilir benlik duygularını birtakım huysuzlar yakalamış ve onu galiba birtakım karanlık işlere sürüklemişlerdi.

O mahkemede hâkim sandalyesinde oturanları, Meclis koridorlarında teklifsizce şakalaştığı eski arkadaşlar sayıyor ve onlara mahkemede nasıl ağızlarının payını verdiğini anlatıyordu ama sonu iyi görünmüyordu ve nitekim öyle çıktı: Bir gecenin son saatlerinde koridorda gene jandarmaların tok ayak sesleri duyuldu. Bu ayak sesleri daha bizim odanın kapısına yaklaşırken ve jandarma subayının anahtarı daha oda kapısının kilidinde devrini tamamlamadan mebus yatağından fırladı. Zaten daima tetikteydi. Gecelerini kâbuslar içinde geçiriyordu. İri boyu, heybetli yapılışı ve gecelik haliyle yatağının ortasında bir heykel gibi dimdik duruyordu. Fakat yeisin ve çaresizliğin müşahhas bir timsali gibiydi. Bu hayatın artık sonu gelmişti. Biraz sonra son nefesini verince, her şey bitecekti. Hırslar, benlik duyguları, korkular sona erecekti. O da böyle düşünmüş olacak ki, duruldu, gevşedi. Kendini kaderinin eline teslim etti, giyindi. Sükûnetle vedalaştık ve gitti.”[1]

2003 YILINDA 90 YAŞINDA VEFAT EDEN 1913 DOĞUMLU HAMİTLİ RIZA’NIN KÖYÜNE YAKIN BİR BÖLGEDE, KIRŞEHİR-AKPINAR İLÇESİ DEVECİ KÖYÜNDEN ÂDEM BÜKÜLMEZ’İN OĞLU OSMAN BÜKÜLMEZ’E AKTARDIKLARI

2003 yılında 90 yaşında vefat eden 1913 doğumlu Hamitli Rıza’nın köyüne yakın bir bölgede, Kırşehir-Akpınar ilçesi Deveci köyünden Âdem Bükülmez’in de Hamitli Rıza ilgili oğlu Osman Bükülmez’e aktarımları vardır. Hamitli Rıza’nın babası Halil Bey’i de yakından tanıyan Âdem Bükülmez; Rıza’nın Atatürk hakkında ileri-geri konuştuğunu ve bir gün çiftliğinin askerler tarafından kuşatılıp Rıza’nın Ankara’ya götürüldüğünü söyler.

2003 yılında 90 yaşında vefat eden Hamitli Rıza’yı çok yakından tanıyan Âdem Bükülmez(1913) in oğlu olan Kırşehir Akpınar ilçesi Deveci Köyü 1949 doğumlu, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu ve 1974 İstanbul Üniversitesi Matematik-Astronomi Bölüm mezunu Osman Bükülmez babasının anlatımlarından bizzat bana anlatısı aynen şöyledir:

                 Osman BÜKÜLMEZ

“Sevgili Adnan; Hamitli Rıza konusunda izninle bir katkıda benden olsun. Bildiklerim benimle gitmesin. Hamitli Halil Bey’in oğludur. Adı ilk defa aralarında Halide Edip Adıvar’ında olduğu grupla İnebolu’dan Ankara’ya geliyorlar. O kısmı Halide Edip yazdığı için girmeyeceğim. Babam Âdem Bükülmez.2003 yılında 90 yaşında vefat etti. Âdem Bükülmez ’den dinlediklerimi aktarmak istiyorum. Meclis’ de Atatürk’e yoğun muhalefet oluyor. Onların içinde Rıza Bey’ var. Atatürk, meclisi tatil ediyor, bazı milletvekillerine adamlar (gizli polis) gönderiyor. Rıza Bey’in çiftliğine bir akşam Tanrı misafiri geliyor. Rıza Bey’le birlikte oturuyorlar sofraya. Yemekten sonra misafir, konuyu cumhurbaşkanlığı seçimine getiriyor. Damardan giriyor yani. “Mecliste adam mı kalmadı da Selanikli bir adamı seçecek siniz?” diyor. Rıza Bey, deli dolu birisi. Gözü kara babayiğit… Ama çok düşünen değil. Diyor ki “Bu defa Meclis kürsüsüne çıktığında, yakasından tutup aşağı atacağım.” Adam, biraz daha deşiyor: İyi ama gücün var mı? ” Bir haber salayım, iki günde on bin atlı toplarım” diyor Rıza Bey. Bu arada babası Halil Bey, konuşmaları kapıdan dinliyormuş. Halil Bey, çok akıllı, saygın birisiydi. Oğlunun konuşmalarından rahatsız oluyor. Misafir sabahleyin gidiyor. “Tanımadığın birisine bu şekilde konuşman doğru değil oğlum” diyor Rıza Beye. Rıza Bey, “Allah’tan başka hiç kimseden korkmam ben” diye cevap veriyor babasına. Ertesi gün, gazetenin birinci sayfasında, Rıza Beyin Şeyh Sait isyanına karıştığı haberini üste getirerek oğlunun yatak odasından çıkıştaki masaya koyuyor. Gazeteyi gören Rıza Beyde bet beniz kalmıyor. Baba, ben kaçar kurtulurum ama sizler için kaçmayacağım. Bir can için kimseden de af dilemeyeceğim. Bu arada çiftlik askerler tarafından kuşatılmış. Bunlar babamın anlattıklarının özeti, devamı biliniyor. Benim köyüm Akpınar’a bağlı Deveci köyü, eski deyimle Deveci obası. Yerleşik yaşama 1800’lü yılların ortalarında yerleşik yaşama geçmiş Türkmen köyü. Deveci, Köşker,Pekmezcive Alişar köylerine Sarıcalar Aşireti denir. Geçmişte Rıza Beyin aşireti Cerit aşireti ile sıcak ilişkileri olmuş. Olayın olduğu yıllarda bizim köy ve çevre Türkmen köyleri Keskin Sancağına bağlıymış. Bu ön bilgileri babamın duyumlarının nereden geldiğini belirtmek için yazdım. Babam 1913 doğumluydu ve Rıza Bey’in babası Halil Beyi iyi tanıyordu. Babamın ayrıntılı anlattıklarını özetleyerek yazdım. 1990 da Kamanda dershanemizde Silsüpür’lerden öğrencilerim vardı. Hamit’e gittim araştırma yaptım. Biraz daha detaylıydı babamın anlattıkları. Yazdığım kitabın başımı çorap öreceği endişesi yüzünden gecikti.”

 RIZA BEY’İN BABASI HALİL BEY

Rıza Bey, 13 Mayıs 1925’de girdiği Ulucanlar Tevkifhanesi’nde 8 aylık tutukluluğun ardından İstiklal Mahkemesi tarafından 10 Ocak 1926’da verilen idam kararı gereğince,12 Ocak 1926’da idam edilmiştir.

   Rıza Bey’in babası dâhil tüm aile ve akraba efradı Mustafa Kemal’e karşı en ufak bir öfke ve kin duymamıştır. Rıza Bey’in babası oğlunun idamının acısıyla yazdığı şiirler Kırşehirli gazeteci Sayın Dursun Yastıman’ın arşivlerinde bulunmakta olup, tarafımdan el yazması olarak görülmüştür. Bu şiirlerinde Rıza Bey’in babası, oğlu Rıza’nın sürekli olarak Atatürk’e yanlış anlatılmış olmasından yakınmıştır.

Silsüpür oğlu Halil Bey, oğlu Rıza idam edilince kendisinde de biraz da şairlik bulunduğundan bu olayı ağıtımsı dörtlüklerle şöyle dışa vuruyor ki ben burada iki dörtlüğünü aktarıyorum:

Demişler isyana hazır duruyor

Şeyh Said’e iştirake varıyor

Dört alçak kaleli şahit oluyor

Sebebi felaketim bilsinler deyi

 

Kâinat bilir değilim hain-i vatan

İstiklal uğrunda ilk adım atan

Şahit olsun kalem zaptımı tutan

Göğsümden yaftayı silsinler deyi

 

Osmanlıca olarak Kırşehir Mebusu RIZA BEY (https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/17690)

Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Müdafaa-İ Hukuk Cemiyetleri Grubu’na mensup olarak Kırşehir milletvekilliği yapan, İstanbul‘un resmen işgaliyle birlikte 16 Mart 1920’de Ankara‘ya gelerek Millî Mücadele’yi destekleyen Keskin yöresi, Kuvâ-yi Milliye Teşkilatı’nı oluşturan “Birinci Dönem Kırşehir Milletvekilliği” de yapan Rıza Bey meclisten aldığı yetkiyle Kırşehir ve çevresinden topladığı 600 kişilik süvari alayıyla birlikte batı cephesine Yunanlılarla savaşmak üzere gitmiştir.

Bu konuda F. Rıfkı Atay Çankaya adlı eserinde özetle “Çetelere duyulan bu aşırı güven sırasında Keskinli Rıza denen ve milletvekili bulunan haydutun bir süvari alayı ile kendi bildiği bir geçitten Bursa’ya girip, Bursa’yı düşmandan alacağını söylediğini, meclisin Mustafa Kemal’e rağmen kendisine bir alay kurdurtmak yetkisini verdiğini, bu alayın da ilk düşman ateşi karşısında dağılıp Türk köylerini yağmaya başladığını, ellerinde ki silahlarında güçlükle geri alındığını” söylemektedir.[2]

Oğlu Ahmet Kasapoğlu tarafından anıları yayınlanan, Millî Mücadele’de “Soma-Bergama Cephesinde Kırkağaç Milli Tabur ve Soma Milli Alay Kumandanı” olarak görev yapan Kasapoğlu Hüseyin Hulki Efendi, 16 Ağustos 1920 Pazartesi günlüğüne şu notları düşer:

“Bugün İnegöl ve Sülüklü’de bulunan 600 mevcutlu Kırşehir Milli Suvari Alayı’nın Pazarcık’a çekileceği, yeni bir emre kadar bu alayın kumandanı Mebus Rıza Bey’in emrinde bulunacağımızı Suphi Bey bildirdi. Sabahleyin güneş doğarken bu alayın ileri bölüğü geldi. Bir düşman teyyareside arkalarını takip ediyordu. Bölükler Pazarcık’a girerken teyyare bomba attı. Bomba köyün sığırının içine düştü. Zayiat ve telefat vuku bulmadı.”[3]

Aynı Ağustos ayının sonlarında Kazım Özalp hatıratlarında “Kırşehirli Rıza Bey’in Milli Süvari Alayı”ndan da söz ederek askeri vaziyeti ve tertiplenmenin durumu konusunda bilgi verirken; “bir süvari alayının Yenişehir’de. Sahra bataryası olarak 2 topun incirlide,2 topun Pelitözü civarındaki mevzilerde, bir süvari müfrezesinin Yenişehir ve ilerisinde. Kırşehirli Rıza Beyin milli süvari alayıyla Bilecik’te, Yörük Mustafa ve Vardar Ali Beylerin müfrezelerinin Yenişehir ilerisinde,126 ve 127 alayların Nazif paşa civarında,174. Alayında uşak cephesine sahra takımı ile birlikte gitmek üzere Bakras’ta, 70.alayında gurup emrinde ihtiyatta bırakılması için Gölcük’te, bir süvari birliğinin Hasanpaşa hattında, bir topçu alayının merkezi ile Kotanlı’ da, Gökbayrak milli taburununsa İznik de gurup emrinde, Mürettep Karesi müfrezesinde küplü’de gurup emrinde tertiplendiklerini”[4] belirtir.

Kazım Özalp yine Yunanlılarla sıcak temasın yaşandığı ve yaşanmasının olası olduğu çarpışma cepheleriyle ilgili olarak hazırladığı muharebe raporlarında “Kırşehirli Rıza Bey’in süvari alayının müfrezesinin düşman karşısında konuşlandırıldığı yerler”le ilgili bilgiler verirken “düşmanın Bahçecik havalesinde faaliyetleri üzerine Bilecik’ten Lefke’ye getirilmiş olan Rıza Bey maiyetinin düşmanın inkişaf edecek vaziyetine istinaden Lefke’de alıkonulduğunu, sonrasında Yenişehir civarında tahsis edilen mıntıkaya gitmek üzere Bileciğe iade edildiğini, müfreze süvarileriyle birlikte Yenişehir ilerisinde keşif yapmak üzere Lefke’den de Köprühisar’a sevk edildiğini ”[5] not düşer.

SİLSÜPÜRLER–CERİT AŞİRETİ ÜZERİNE

Rıza Bey Cerit Aşireti’ne mensup oldukları kesin olan Kırşehir’deki bu aile soyadı kanunu ile “Silsüpür” soyadını almıştır ki bu tamamen tesadüfi ya da rastgele bir seçim değildir. Çünkü 1600’lerin başında da aynı dönemde Türkiye’deki Ceridler’in bir kısmı “Cerid Sil Süpür” adıyla anılmaktadır.

Ailenin, Rıza Silsüpür’ün babası olan Halil adının da tesadüfi olmadığı; zira varlıklarını günümüze kadar sürdüren Türkiye’deki Cerid Silsüpürlerin başında bulunan ve İran’a gelen Sil Süpürler’in başı olan Halil adlı bir beyin olduğu, Safevi Şah Abbas’ın ona “Sil Süpür Halil Sultan” unvanını verdiği bilinmektedir.[6]

Sil Süpürler’in, Şah Abbas’ın 1606-1607) yılında Erivan kuşatması esnasında Türkiye‘den geldikleri ve Abbas’ın onlara Sâve ve Reyy taraflarında yurt verdiği bunların mühim bir kısmını Cerid Boyu’na mensup bir kolun teşkil ettiği bilinmektedir.1600’lerin başında da Aynı devirde “Türkiye’deki Ceritlerin” bir kısmı da Cerid Sil Süpür adı ile anılmaktadır. Türkiye‘deki Cerid Sil Süpürlerin başında bulunan aile varlığını zamanımıza kadar sürdürmüştür. İran’a gelen Sil Süpürler’in başi Halil adında bir bey olup, Abbas ona Sultanlık unvanı vermiştir. Sil Süpür Halil Sultan 1609 yılında buyruğundaki üç yüz kadar asker ile Kürdistan üzerine gönderilen emirler arasında bulunmuş ve Urmiye şehri civarındaki Dumdum Kalesi’nin fethine iştirak etmiştir. Halil Sultan sonra1616’da Bağdat’ın muhasarasına katılmış ve Osmanlı erzak gemilerinin gelmesine mani olmak için Samarra taraflarına gönderilmiştir. Türkiye’den gelen Sil Süpürler iki bin çadır idi. Abbas bunlardan bir kısmını korucular arasına dahil etmiş, geri kalanlarını da yine kendilerinden Halil Sultan‘ın emrine vermişti. Bu oynağın Şah Safi zamanında Azerbaycan’da yaşadığını biliyoruz.1654-1655 yılında elçilik ile İstanbul’a gönderilen Kelb-i Ali Sultan da Sil Süpür ‘den idi. Kelb-i Ali Sultan’ın 1663-1664 yılında hayatta olduğu görülüyor. Sil Süpürler XVIII. yüzyılda da varlıklarını devam ettirmişlerdir.  1748-1749 yılında Çağdavu Başılık mevkiinde bulunan Mansur Han’da, Sil Süpür oymağı’ndan idi.” (Bkz. Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s. 196-197).

RIZA BEYİN İDAM KARARI

Hamitli Rıza’nın söz konusu idam kararını Kırşehirli gazeteci Dursun Yastıman’ın vaktiyle sağladığı arşivlerinden aldım. Söz konusu kararı aynen yayınlıyorum:

     RIZA BEY (SİLSÜPÜR)

“Mukaddema Millis zabıtanından olup Mayıs 1341 tavasıtında Atina’ya giderek bir ay kadar ikametten sonra Haziran 1341 evasıtında İstanbul’a avdet eden İsmail Hakkı Efendi Atina’da bulunduğu müddet esnasında Çerkes Ethem’in biraderi Reşit ve Tevfik ve himayeleri ile temasında gûya elde ettiği malûmata istinaden hariçteki bu hayinlerin dahilde dahi mühim faaliyette bulundukları ve esanisini zikr ettiği zevatın isim yerine muayyen numaraları haiz olarak salifüzzikr hainlerle hal-i muhaberede oldukları ve cümlesinin ricâl-i milliyyeye süikastlar icrâsı ve teşkilât-ı esasiyyenin ilgası hususunda müttefik kalıp mensup bulundukları teşekkül-ü  hafiyyenin mâlik olduğu mühim mebâliğin bu maksada sarfının tekarrür eylediği ve Bağdat’ta, İstanbul’da ve Ankara’da merakiz-i faale teşkili takarrür ederek Çerkez Ethem’in işbu karar üzerine Bağdat’a azimet eylemiş olduğu hakkında gerek Atina Sefaretine gerek Pire Şehbenderliğine ve gerek İstanbul Polis Müdürlüğüne kendi müracatı ile ifadat ve ibaratı üzerine maznunen ve icrâ vekilleri Hey’et-i Celilesinin olbâbtaki kararı üzerine mahkememize tevdi olunan ve 23 Temmuz 1341 tarihinde taht-ı tevkife alınarak bir ilâ on iki Ağustos 1341 tarihinde mabihilisnâd olan cerâim ile bir gûna alaka-i maddiyye ve maneviyyeleri görülemediğinden dolayı tahliyeleri icrâ kılınan Yozgat Mebusu Sâbıkı (Tatlızade Bahri), Sâbık İstanbul (Mebusu Şükrü), Erzurum Mebus-u Sâbıkı (Salih), Eskişehir Mebus-u Sâbıkı (Hüsrev Sami), Biga Mebus-u Sâbıkı (Hamdi), Emniyet-i Umumiyye Müdüriyeti kısr-ı siyasi Müdür-ü Sâbıkı Mehmet’çe, Sâbık İttihad-ı Terakki kâtib-i mes’ulü Mithat, Çanakkale’li Mehmet, Tüccârdan İstipan, Fuat, Sapanca’lı Hakkı Mudanya’da çiftçilik sahiplerinden Şükrü Bey ile yine aynı tarihte taht-ı teykife alınarak mevkuf bulunan Eskişehir Mebus-u Sâbıkı Eyyüp Sabri, Bursa Belediye Reis-i Sâbıkı Hasan Sami, Karacabey kazasından zürraadan Rüstem, Bursa Hey’et-i mahsusa azâsından Miralay Osman, ve Muhbir Milis Kumandan-ı sabıklarından İsmail Hakkı Beylerin ve Şark’da zuhur etmiş bulunan Kürt isyanını fırsat bilerek Kırşehir ve havâlisinde de bir kıyam hazırlamak ve Cumhuriyet-i İdarenin ilgası ve Erkân-ı Devletin imhası gayesini teminen şekâvet ve katl-i nüfus ile maznun ve mahkûm birçok erbâb-ı cinayeti hilâf-ı vâki ve hilâf-ı hakikat olarak Kuvâ-yı  Milliyede hizmetleri mesbûk olanlar misillu itâ eylediği vesikalarla takibat-ı kanuniyyeden vâreste kılmak ve hapishaneden tahliye ettirmek ve amâl-i meş’umesini mevki-i fiile koyabilmek için ahden şahsına bağladığı eşra-yı merkumeden emri altında çete teşkil eylemekle maznununaleyh olup 13 Mayıs 1341 Tarihinde taht-ı tevkife alınan Sâbık Kırşehir Mebus-u Keskin’li Rıza ve maznunualeyhinden Miralay Osman Beyin Zevce-i mütallakası Yemenli Fatma Hanımı Mumaileyh Osman Beyin tertibatı dairesinde ve sevk-i idaresi altında taammüden  katl eylemekle maznununaleyhim olup 14 Eylül  1341 Tarihinde taht-ı tevkife alınan ve davaları tevhiden rüiyet edilen Unkapanın’da kahvecilikle müştagil Sürmene’li Kör Rifat Reis ve merkumun metresi olup 21 Eylül 1341 tarihde tevkif edilen Bursa’lı Hasan Kerimesi Fatma Zehra ve merkum Rifat Reisin şeriklerinden firari Hasan Kaptan bin Osman haklarında icra kılınan muhakemet neticesinde: Maznununaleyhinden Milis Kumandanı İsmail Hakkı’nın Mayıs 1341’de ahz eylediği pasaportla gûya lieclitticare Pire ve Atina’ya azimetle mukaddema İstanbul’da tanıdığı Yunan Devleti Tebasından Beyoğlu’nda Tatavla’da Apostolidis Hanında mukim Madam Esterine’nin hemşiresi nezdinde ihtiyar-ı ikamet eylediği ve bu esnada mücadele-i milliyede Devlet ve Millet aleyhinde malûm olan harekât-ı ihanet karânelerinden dolayı Türk Vatandaşlığından iskâd ve Vatana avdetleri men’ kılınmış olan Çerkez Ethem’in biraderi Reşit ve Tevfik ile temas ederek eşhaş-ı merkume ve hempalarının Türkiye’de şûriş ve ihtilâl ikali, sureti ile idare-i hazırayı ilga için teşkil ettikleri hâfi cemiyetin azalığına kendisinin de ithal edilmiş olduğuna ve dahil-i memlekette bulunup esamisi zikr edilen zevat ile Atina teşkilâtı arasında vasıta-i muhabere olmak üzere vazifesini kendisine tevdi edildiğine dair gerek Şehbenderliye gerek İstanbul Polis Müdürüyetine malûmat itâ eylemiş ve tertibat-ı hesab-ı karâne hakkında ihbaratta bulunmuş ise de makamat-ı resmiyyeye vâki olan şu müracatının bir taraftan Devleti hazice ederek gûya hizmetine mukaabil nakdî mükâfat elde etmek ve diğer taraftan bir takım erbâb-ı namusu bu suretle lekeleyerek memlekette nifat sokmak ve binnetice Atina’da kendisinin temasta bulunduğu Çerkes Ethem ve biraderleriyle hempalarının amâl ve maksıt-ı hainanelerini haysiz-i husul hempalarının amâl ve makasıt-ı hainanelerini haysiz-i husul getirmek gayesine matûf pek iblisâne bir plan takip eylediği ve hin-i derdestesinde üzerinde zuhur eden ve metresinin akrabaları tarafından yazılan mektupların ma’al ve münderecatı ve hanesinde icra edilen mûşikâfane ve temadi tavarriyyât neticesinde zuhur edip, Çerkez Reşit’in delâti ile Yunan Erkân-ı Harbiye-i Umumiyye Dairesi ve Hariciye Nezareti ile hal-i temasta bulunmuş olduğunu ispat eden vesâik-i resmiye ve muhtelif zamanlarda vermiş olduğu talimatın külliyyen yek diğerine nübayin olması, ahvâl-i hususiye ve şahsiyesi ile hayat-ı maziyesinin kendisinin mahiyet-i ahlâkiyesi  hakkında istinat ve tefkin edebilecek şekilde olmaması merkumun ihbarât-ı vâkıasının tamamen meşkûk ve müşevveş makasıt tahtında icat edilen mukarriyâttan ibaret olduğu kanaatını tevlit ve tahkim eylemiş; Ve diğer maznun Hey’et-i Mahsusa azâsından Miralay Osman Beyin ise 15 Haziran 1341 tarihinde Bursa’ya azimet eden merkum İsmail Hakkı ile evvelâ suret-i umumiyye ve aleniyyede-batehhû sureti hususiyede hâfi olarak görüştüğü ve işte bu mülâkatın ancak Türkiye Ricâl-i hükümeti aleyhinde yapılacak suikast ve icrâtı hakkında olduğunu merkun İsmail Hakkı’nın anmuhakemeten mumaileyh muvacehesinde tekrar eylemesi, Osman Beyin inkarına rağmen istima’ kılınan şuhudun, Osman Beyi ile merkum İsmail Hakkı’nın yalnızca kalarak görüştüklerini teyyit eylemelerini, ve idare-i hazıra aleyhinde bazı teşkilâta bilfiill teşebbüs eylemiş bulunan Keskin’li Rıza ile İstanbul’da Mesterret otelinde hukarrerat-ı müşterekeye müntehi müzakerata girişmiş olması ve kezalik Keskin’li Rıza’nın hatt-ı hareketini aynen takip ile mücadele-i milliyede hizmetleri sbk etmemiş olan erbâb-ı şekâvet ve cinayetten meskunlara tevzih edilmek üzere açık kart şeklinde imzalı ve sâik tertib eylemiş olması, mumaileyhin memlekette şûriş ve fesat ihtasını istihdaf eden bir yola girdiğini ibraz eylediği gibi zevcesinin Yemen-de vuku’ vefatı üzerine taht-ı nikâhına alarak Bolu ve havalisi kumandanlığı esnasında tatbik eylediği Yemen-li Fatma Hanımın iki çocuğuna ait nafakayı itâ etmesi dolayısıyla bir sene mukaddem aleyhine ikame eylediği davada ayda otuz lira nafaka tediyesine mahkûm edilmiş olmasından mukber olarak mezbûrenin izale-i vücudunu teminen tertibat-ı lâzimeye tevessül eylemesi ve bu cümleden olarak vaktiyye mahiyetinde bulunan ve düşmanla teşrik-i mesai eylemekten divan-ı Harpçe maznun ve nefkuf iken kuvâyı milliyede hizmeti olduğundan bilbahis vermiş olduğu vesika ile takibat-ı kanuniyeden azade bırakıldığı ve hatta 1317-1318 tevellütlü olup hizmet-i fiiliyye-i askeriyelerini ifa etmeleri icab eden eşhası mücadele-i milliyede hizmette bulunduklarına dair para mukabilinde vermek üzere birçok vesika itâsı ile devletin Kuvâ-yı askeriyye ve muntazamasını zaafa uğratarak menafi-i maddiyyesini de temin eylemekte olması dolayısiyle her yaralarına amade bulundurduğu erişrayı meşhudeden İstanbul’da Unkapanı’nda kahvecilikle müştagil Kör Rifat Reis nâm-ı şahıs 25 Mayıs 1341 tarihinde İstanbul’a gelerek Tarih-i avdeti olan 5 Haziran 1341 tarihine kadar misafir kaldıkları Hendek Oteline celb ile rezbûre Yemen’li Fatma Hanımın itlafı hakkında mukaddema Bursa’daki müteaddit mülakatlarda kararlaştırdıkları tertibata ilaveten hadise-i katlin tarz ve suret-i ikaına mütedair son talimatı dahi müştereken taht-ı karara aldığı kendisinin inkârına mukaabil Kör Rifat’ın samimi bulduğu Osman Beye vesika almak ve görüşmek üzere Bursa’ya gittiği zaman tertib ve tesbit ettiklerini ve bilâhilere Osman Beyin İstanbulda Hendek Otelinde bulunduğu esnâda son nükâleme ve müzakere ve tertibatta bulunduklarını sarahaten ikrar eylemiş bulunması; Ve maznum-u mezkûr Rifatın eskiden beri tanıdığı ve kendisine birçok ahvâlde muaveneti sebk eden ve bilhassa düşmanla teşrik-i mesai maddesinden Divan-ı Harbçe  mevkuf iken vermiş olduğu vesika il e kendisini takibat-ı kanuniyyeden vareste kılan Osman Bey ile görüşmek ve bazı  rüfekasına Kuva-yı Milliyedeki hizmetlerinden bilbahis vesika almak üzere Bursa’ya gittiiğinde ve Mumaileyh Osman Beyin İstanbul’da Hendek Otelinde zevce-i mutallâkasını izale-i vücudu hakkındaki teklifat ve tertibat-ı mahsusaını ve yakalanacak olursa bile bu defa da pençe-i kanundan kurtulacağı vaadine kapılarak evvelâ tanımadığının beyan ve indel vaciha Şeyhzadebaşı’nda peyda-yı münasebed eylediğini ve metres tuttuğunu ikrar eylediğini Bursa’lı Fatma namındaki alfeteyi Osman Beyden adresini aldığını zevce-i mütallâkası Yemen’de Fatma Hanımın hanesine kiracı sıfatı ile yerleştirerek  maktûle-i mağdurenin ahvâl ve hayat-ı husussiyesini tarassut ettirerek suret-i ika’ı katli teshil edecek nalûnat-ı lâzimeyi bil’istihsal Yemen’li Fatma Hanımı 7 Haziran 1341 Pazar günü İcrâ Dairesinde nafakaya müteallik işini takibe gideceğini ve zaman-ı avdetini öğrendikten sonra rüfekasından Sürmeneli Hasan Kaptan ile birlikte Fatih Parkı civarında Unkapanına inecek caddedeki yangın yerinde mezbûrenin yolunu beklediklerini ve geç vakit avdet eden mezburenin üzerine saldırarak bir laz bıçağı ile kalbine üç defa saplamak suretiyle cerh ve katl eylediklerini ve hadise-i katlin suret-i zaman ve mekan ifa’ı ve alet-i kat’li nereye atmış bulunduğu hakkında vukuât ve hadisata tamamen mutabık tafsilat itası suretiyle vâki-i itirafat-ı sarihası ve Kör Rifatın hadisei katlden dolayı taht-ı tevkife alındığından haberdar olan Hasan Kaptan’ın Memâlik-i Ecnebiyyeye firar eylemiş bulunması; Diğer maznune Bursa’lı Allifte güruhundan Fatma’nın da Rifat Kaptanın metresi olduğunu ve kendisi cibâl-i fabrikasına girmek teşebbüsünde bulunduğundan dolayı mezkûr fabrikaya yakın bir mahalde bulunan Yemen’li Fatma Hanımın hanesine, hane kirası Kör Rifat Kaptan tarafından tediye edilmek suretiyle kiracı sıfatı ile girdiğini ve bu müddet esnasında da Rifat’la münasebatının temadi eylediğini ve hadise-i kat’lden sonra Rifat’la birlikte Hacıkadın civarında bir hanede oturmakta olduğunu ve Kör Rifat’ın hane sahibesi hakkında muhtelif zamanlarda kendisinden malûmat almış ve hatta beraberce gezmeyi kabul ettirmesi hakkında ısrarda bulnumuş olduğunu ifade etmiş ve gerçi mezbûrenin takip edilmekte katli etrafında bir tertip-i mahsus hazırlanmakta olduğunun bildirmediğini söylemiş ise de ilk isticvabında Rifat Kaptanı tanımadığını beyan eylediği halde bilahire metresi olduğunu ve münasebat-ı sâiresini ve maktûle hakkında teâti-i malûmatını itiraf eylemesini, Fatma Hanımın katlinden dolayı İstanbul Zabıta ve Adliyesince yapılan tahkikat ve tetkikat-ı kanuniyye esasında ahz olunan bu cihetleri külliyye meskut bırakması, ve hadise-i katl’den sonra izlerini gaib ettirmek maksadı ile âkar bir haneye Kör Rifatla tanıştıklarının tebeyyün etmesi, ve Yemen’li Fatma Hanım’ın hadise-i katlin vukuu günü sokağa çıkacağını ve nerelere gideceğini ve hangi tarikle avdet edeceğini ancak ve yalnız kendisince malûm bulunduğu halde Kör Rifat ve Hasan Kaptanların bundan malûmatdâr olarak ve mezbûrenin yolunu o suretle bekleyerek katli ika’ eyledikleri ve binnetice mezbûrenin de katilde fer’an zimetal bulunduğu ifadat-ı istin takiyye ve Huzur-u Mahkemedeki beyanâtı ile anlaşılması; Ve maznun diğer Keskinli  Rıza’nın  da şarkda zuhur eden Kürt isyanı hengamında Kırşehir ve havalisinde dahi bir kıyam vukua getirmek ve Reis-i Cumhur Hazretleri ile Ricâl-i Hükümeti dağa kaldırmak teşkilât-ı hazıra-ı Hükümeti ilga eylemek gayesiyle birçok erbâb-ı cinayeti hapishaneden tahliye ettirmek suretiyle çeteler teşkiline girişildiği ve Ankara’ya müsellah kuvvetlerle taarruz etmek maksadıyla teşkilâta devam  eylediği evrak-ı dava mayamında mevcut vesâikin elde edilmesi bu hususta istima kılınan şuhudun şehedatı delâletleri ile vâsıl-ı mertebe-i subut olduğundan bunlardan İsmail Hakkı’nın hareketine tevafuk eden Hıyanet-i Vataniyye Kanununun (isyana iştirak etmeyen eşhaz hakkında tarizi isnâdatta bulunanlar isnâd ettikleri cürmün cezası ile müçazât olunurlar) diye muharrer onuncu ve mezkûr Kanunun muaddel birinci maddeleri delâleti ile ikinci maddenin bilfiil Hıyanet-i Vataniyyede bulunanlar salben idam olunur….) diye muharrer fıkra-i ulasına ve Miralay Osman Beyin azam cürmü bulunan zevce-i mukallakası Yemen’li Fatma Hanımın taammüden katlinde hemfiil olduğundan silk-i askeriden tardı ile Kanun cezasının kırk beşinci maddesinin (eşhaz-ı müteaddide bir cinayet veca cünhayı müddehiden ika’ eder veyahut ef’al-i müteaddideden mürekkep olan bir cinayet veya cünhada bir takım eşhastan her biri cürmün husulü maksadı ile ef’al-i mezbûreden birini veya birkaçını icrâ  eyler ise eşhas-ı meskureye hemfiil denilir ve cümlesi fall-i müstakil gibi mücazat olunur.) diye muharrer olan fıkra-i evveliyesi delâlleti ile kanun-u mezkûrun (taammüden bir şahsın katl eden… kimse idam olunur.) diye muharrer olan yüz yetmişinci maddesine ve Kör Rifat il e firari Hasan Kaptan’ın kezalik mezkûr Kanunun 170 .maddesine tevfikan ve Hasan Kaptan’ın gıyabında olmak üzere idamlarına ve Hasan  Kaptan’ın Hukuk-u Medeniyyeden ıskati ile envâlinin haczine ve Keskin’li Rıza’nın da hareketine tevafuk eden Kanun-u Ceza-yı Umuminin (Türkiye Cumhuriyetinin Teşkilât-ı Esasiyye Kanununu tamamen veya kısmen tebdil veya ilgaya ve Kanun-u mezkûre tevfikan teşekkül eden…. cebren teşebbüs edenler idam olunur) diye muharrer elli beşinci maddesinin birinci ve ikinci fıkraları delâleti ile (balâda muharrer elli beşinci ve elli altıncı maddelerde beyan olunan fasıllardan birini bir takım eşhas müctemian icrâ eder yahut icrâsına tasaddi eylerse olcemiyete dahil bulunanlardan asıl Reis ve muhrik-i mefsedet olanlar her nerede tutulur ise idam olunur.) diye muharrer olan muaddel elli yedinci maddesinin fıkra-i ulâsını tevfikan kezalik idamına ve mezbûre Yemen’li Fatma Hanım’ın keyfiyet-i katlinde ser’an zimethal olduğu tahakkuk eden Alef’te Zehra’nın da Kanun-u Cezanın 170. maddesi delâleti ile 45. maddesinin fıkra-i mahsusasına tevfikan on sene küreğe vaz’ına ve mevkuf bulunan Eyyüp Sabri, Hasan Sami, Karacabeyli Rüstem Beylerle mukaddema tahliye edilmiş bulunan Sâbık Mebuslardan Bahri, Salih, Şükrü, Hüsrev Sami, Hamdi, Çiftlik sahibi Şükrü, Mehmetçe, Mithat, Tüccârdan İstipan, Fuat, Sapanca’lı Hakkı ve Çanakkale’li Mehmet Beylerin mabihilisnâd olunan ef’ale mücaseretlerine dair hiçbir delil ve emare-i  kanuniyye bulunmayıp masumiyetleri tebeyyün ettirilen mumaileyhimin de beraetlerine 10 Kânunusâni 1926 tarihinde müttefikan karar verildi.

Fehmi Reis Afyonkarahisar Ali, Azâ Gaziantep Kılınç Ali, Azâ Aydın Reşit.”

 DİPNOTLAR

[1] Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitapevi, İstanbul, 2006, s. 412-413.

[2] Atay, Çankaya, s. 240.

[3] Ahmet Kasapoğlu, Milli Mücadele Anıları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1998, s. 35.

[4] Özalp, Milli Mücadele 1919-1922, s. 159,160.

[5] Özalp, Milli Mücadele 1919-1922, s. 153,154.

[6]    Yılmaz Adnan Küçük Asya’yı Yurt Yapan Dinamikler Bozkırın HAFIZASI

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız!