“Hep devşire gele iller
Şah’a ola köle kullar
Urum’ da ağlayan sefiller
Şad ola da güle bir gün.
Çeke sancağı götüre
Sah İstanbul’a otura
Frenk’ten yesir getire
Horasan’a sala bir gün”
Şiilik tarihsel olarak Araplarla ilgili bir olgudur. Katıksız bir biçimde Arap olan Peygamber ailesinin meşruiyetini kendine örnek alır. Doğrudan Ali’nin soyundan gelen İmamların dili, tıpkı dinsel edebiyatın dili gibi Arapçadır; Şiiliğin kutsal yerlerinin büyük çoğunluğu Arap topraklarındadır; büyük Ayetullahlar çoğunlukla Peygamber sülalesinden gelenlere verilen adla, yani “seyid” olarak anılırlar; büyük Ayetullahların çoğu Arap soyundandır ve Arap diline kusursuzca hâkimdirler.
ŞİİLİKLE ŞAMANİZM’İN YOĞRULDUĞU VE TÜRKMEN KABİLELERİ (KIZILBAŞLAR) İÇİNDE KÖK SALMIŞ BİR TARİKATIN RUHANİ LİDERİ
XVI. yüzyılın başlarında, Şiilikle Şamanizm’in yoğrulduğu ve Türkmen kabileleri (Kızılbaşlar) içinde kök salmış bir tarikatın ruhani lideri, günümüzdeki İran topraklarını ele geçirerek Safevi hanedanını kurmuştur. Türkçe konuşan bu yeni egemenler, istikrarlı bir devlet inşa etmek için kabile ve tarikat kökenlerinden kurtulmak zorundaydılar. Devlet dini olarak, Sunniliğe kıyasla birliklerinin inancından daha az heterodoks olan İmamiyye Şiiliğini (doğrudan Muhammed’in soyundan gelen on ikinci İmam’ın geri dönüşünü bekleyen akım) seçtiler.
Şiilik o dönemde İran’da çok az yaygındı; Safeviler, İran’da devlet uleması yaratmak için günümüzdeki Güney Lübnan’ın (Cemel Amil bölgesi) ve Basra Körfezi’nin (Bahreyn) Arap ulemasına çağrı yapmışlardır. İran’ın Şiileştirilmesi, egemen devlet aygıtının inşası sürecinde gerçekleşmiştir.[1]
SAFEVİ DEVLETİ “MİLLİ BİR İRAN DEVLETİ”Mİ?

Safevi Devleti’nin “milli bir İran devleti” olduğu görüşünü destekleyen bilim adamları arasında neredeyse hiç taraftar bulunmamaktadır.
Kızılbaş olarak anılan Türkmenlerin, XVII. yüzyıl başlarında âşıkları tarafından söylenmeye başlayan Köroğlu Destanı, İran Türkleri arasında da yaygınlaşmış ve adeta onların milli destanı haline gelmiştir. İran Türklerinin Dede Korkut Destanlarını da bilip sevmesi, ayrıca Kerem ile Aslı, Âşık Garip, Arzu ile Kanber gibi birçok romanın Anadolu’dan İran ve Türkmenistan’a kadar uzanarak günümüze kadar zevkle dinlenip okunması başka nasıl açıklanabilir? Bu durum, Anadolu ile İran ve Orta Asya’daki Türk kültürünün derin köklere ve güçlü bağlara sahip olduğunu göstermektedir; kültürel etkileşimler ve ortak tarihsel miras bu coğrafyalarda hâlâ canlıdır. Safevi-Kızılbaş Türklerinin anayurtları olan Anadolu ile her türlü münasebetlerini sürdürdükleri zaten malumdur.[2] Safevi-Kızılbaş Türklerinin anayurtları olan Anadolu ile her türlü münasebetlerini sürdürdükleri zaten malumdur.[3]
KENDİSİ DE BİR TÜRK OLAN ŞAH İSMAİL’İN İKTİDARA GELİŞİ, OSMANLI SARAYI İÇİN ANADOLU’DAKİ TÜRKMEN AYAKLANMALARININ DİNSEL AYAĞI YÖNÜYLE TEHDİT OLARAK GÖRÜLDÜ
Kendisi de bir Türk olan Şah İsmail’in iktidara gelişi, Osmanlı sarayı için Anadolu’daki Türkmen ayaklanmalarının dinsel ayağı yönüyle endişenin ötesinde açık bir tehdit olarak görülmüştür. Osmanlılar, Şah İsmail ve Şah Abbas idaresindeki Şii İran’ı büyük rakip ve düşman olarak görmüşlerdir; bu durum siyasî ve ekonomik olduğu kadar dinî boyutları da taşımaktadır. Şah İsmail’in Osmanlı topraklarındaki Şii-Alevi, Kızılbaş Türkmenleri himaye etmesi ve bu aşiretlerden gelenlere ordusunda yer vermesi, Osmanlıları Şii gruplara karşı baskıcı siyasete yöneltmiştir.[4]
Osmanlılar ile Safevîler arasındaki nefret ve düşmanlığa rağmen, iki ülke Türkleri arasında kültürel münasebetlerin sürmüş olması dikkat çekicidir; bunun temelinde Safevi Devletini kuran ve ayakta tutan en önemli unsur Anadolu Türklerinin varlığıdır. Türkçe, Safevilerde yalnızca emirlerin dili değil aynı zamanda Safevi hanedanın da ana diliydi. Şah İsmail’in Farsça’dan çok Türkçe şiirler yazması ve Ali Şir Nevai’nin eserlerine olan düşkünlüğü, ana dilinin Türkçe olmasıyla doğrudan ilişkilidir. Safevi döneminde İran’daki Türk toplulukları, Türk adıyla Fars ve diğer unsurlardan ayrılıyordu. Tarih boyunca Türkiye’den büyük kitleler halinde gerçekleşen bir asrı aşkın Türk göç dalgaları, Safevi devletinin kuruluşunda temel etken olmuştur. Safevi devleti kurulduktan sonra da insan gücü açısından Anadolu’dan beslenmiştir. Bu kültürel beslenme, Ceyhun’dan Tuna’ya kadar bütün Batı Türkleri, yani Oğuz veya Türkmenlerin torunlarının ortak milli destanları hâline gelen eserlerin oluşmasını sağlamıştır.[5]
“CERİT”LERİN “SİL SÜPÜR” OYMAĞI
Faruk Sümer, Safevi Devleti’ni kuran ve geliştiren Türkmen oymaklarını sıralarken, Küçük Oymaklar başlığı altında Cerid koluna mensup olduğunu belirttiği “Sil Süpür oymağı”ndan bahseder.
Bu Cerit Silsüpürlerinin önemi, Orta Anadolu bölgesinde özellikle Kırşehir-Keskin civarında Osmanlı döneminden Cumhuriyet’in ilanına kadar nüfuzlu bir aile ve aşiret olarak varlıklarını sürdürmüş olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu ailenin en bilinen önemli şahsiyeti, Son Osmanlı Meclis-i Mebûsan ile Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi’nde (İhtilal Meclisi’nde) mebus olarak görev yapmış, Kuvayı Milliye şeflerinden Hamitli Rıza Bey (Silsüpür)’dür. Cerid aşiretine mensup oldukları kesin olan Kırşehir’deki bu aile soyadı kanunu ile “Silsüpür” soyadını almıştır ki bu tamamen tesadüfi ya da rastgele bir seçim değildir. Çünkü 1600’lerin başında da aynı dönemde Türkiye’deki Ceridler’in bir kısmı “Cerid Sil Süpür” adıyla anılmaktadır.
Ailenin, Rıza Silsüpür’ün babası olan Halil adının da tesadüfi olmadığı; zira varlıklarını günümüze kadar sürdüren Türkiye’deki Cerid Silsüpürlerin başında bulunan ve İran’a gelen Sil Süpürler’in başı olan Halil adlı bir beyin olduğu, Safevi Şah Abbas’ın ona “Sil Süpür Halil Sultan” unvanını verdiği bilinmektedir.[6]
DİN DİLİ ARAPÇA, YAZI DİLİ FARSÇA OLAN OSMANLILARLA, HER TÜRLÜ DİLİ TÜRKÇE OLAN SAFEVİLER ARASINDA TERCİH
Esasen Şah İsmail, Anadolu Alevisi’nin İslam’dan ne beklediğini iyi sezmiş, göçebe Türkmenlerin baskıya alışık olmayan ruhuna Sünni kuralların ağır geldiğini görmüştür. Onların atalarından gelen inançları bırakamayacaklarına inanmış, hele Osmanlıların ağır ve ağdalı dilinin bu Türkmenlere hiç uymadığını fark etmiştir. Zaten Şah İsmail, halk ozanları gibi deyişler çalıp söyleyen, Türkmenlerin eski yaşantılarındaki gibi törenler düzenleyen bu törenlerde Şaman Bab’larının izlerini taşıyan, dertlerini dinleyen biridir ve bu yüzden Anadolu Türkmenlerinin büyük bir kısmına önder olmuştur. Anadolu Alevileri, din dili Arapça, yazı dili Farsça olan Osmanlılarla, her türlü dili Türkçe olan Safeviler arasında tercih yapmak zorunda kalınca doğal olarak Farsça şiirler söyleyen Yavuz Sultan Selim yerine, Türkçe deyişler söyleyen Şah İsmail’i seçmişlerdir.[7]
Anadolu Türkmenlerinin büyük bir kısmı Kızılbaş ve Alevî adıyla Safevi İran’a bağlılıklarını sürdürmüş hatta bir Türkmen grubu Sâh-Sevenler adıyla Azerbaycan’da yerleşmiştir. Türkmenlerin Alevîlikle ilişkileri, XI. yüzyılda Horasan’da yerleşmeleriyle başlamıştır. Anadolu’da Horasan erenleri tabirinin Bektaşi-Alevî geleneğinde zikredilmesi dikkat çekicidir.
Halk tarikatlarının önemli bir bölümü Şi’a (Şi’îlik) ve Alevilikle derin bağlar kurmuştur. Safevi İran’ın ilk Şahı İsmail, Anadolu ve Rumeli’deki Türkmen gruplarıyla yakın ilişkiler kurmuş, birçok kişi Şah İsmail’i kendi pirleri ve meşru hükümdarları olarak benimsemiş, Şi’îliğin On İki İmam kolu olan Isnâ-‘aşeriye’yi kabul etmişlerdir. Safevi Devleti’nin kuruluşunda, Anadolu Türk unsurunun dinî anlayışının hâkim olduğu görülür. Günümüzdeki İmamiyye (İsnâ ‘aşeriyye = Caferiyye) mezhebi, özellikle Şah Tahmasp döneminden itibaren başlayan uzun bir gelişme sürecinin ürünüdür. Bu süreçte dış etkenlerin de önemli rolü olmuştur.[8]
Esasen İslam coğrafyasında ortaya çıkan güç mücadelelerinde, devletlerin oluşumlarında ve mezhepler arasındaki farklılık ve çatışmalar menfaate dayalı olarak kullanılmıştır. Bu uğurda kendi görüşlerini temellendirmek ve meşrulaştırmak için hadisler uydurulmuş; sonuçta bu meseleler siyasi ve dinî karakterde egemenlik ya da menfaate dayalı çatışmalara dönüşmüştür. Böylece birbirlerini yok etmeye varacak boyutlarda şiddet, nefret ve kin girdabına sürüklenen bu coğrafyalarda toplumsal barışıklık büyük ölçüde dinamitlemiştir.[9] Bu durum yalnızca İslam coğrafyasında dinî referanslarla örtülü güç mücadelelerine sahne olmakla kalmamış, aynı zamanda İslam coğrafyası dışında yer alan küresel güç aktörlerinin de bu bölgelerdeki paylaşım mücadelesine meze olmuştur.
İRAN ŞİİLİĞİ İLE ANADOLU ALEVİLİĞİ
Bu arada hemen belirtelim ki, bugünkü İran Şiiliği ile Anadolu Aleviliği, ortak bir “Ali yandaşlığından” dolayı aynı kapta görünmesi son derece yanıltıcı olup esasen birbirinden son derece farklı iki inanç sistemidirler. Öncesinde Zerdüşt İnanç sisteminden kopamayan ve bunun etkilerini sürdüren Şiilerin, zaman içinde şeriatın büyük bir bölümünü kabul etmelerine karşın Batini doktrin yanlısı Anadolu Aleviliği, böylesi bir katı şeriatı hiçbir zaman benimsemeyerek ilerde yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyetinin oluşacak olan laik kimliğinin alt yapısına da temel oluşturmuşlardır.
ANADOLU ALEVİLİĞİNİN VE BEKTAŞİLİĞİNİN TÜRK DİLİNE BAĞLILIKLARI
Anadolu Aleviliğinin ve Bektaşiliğinin rolü bununla da kalmamış; Türkçeyi Tapınım dili olarak da kabul etmeleri nedeniyle Türk dilinin kullanılmasını diri tutarak bugünlere gelmesine yol açtıkları gibi, Türk diline bağlılıkları sayesinde Türk halkının Araplaşmasını ya da İranlılaşmasını da önleyen bir tarihsel bir rol oynamışlardır.[10]
Atatürk, kendi ifadesiyle “Osmanlı egemenliğinin çökme ve ortadan kalkma töreninin son evresi”nde, Halifelik ile Padişahlığın ayrılması ve egemenliğin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) olacağına ilişkin tartışmalarda halifelik kurumuna dair ciddi eleştirilerde bulunmuştur.
1 Kasım 1922’de Ankara’da kurulan Meclis’te konu üzerinde uzun tartışmalar yaşanmış, Atatürk de Meclis’te ayrıntılı bir konuşma yapma gereği duyarak İslam ve Türk tarihinden söz açmıştır. “Halifelikle padişahlığın ayrılabileceğini ve ulusal egemenlik makamının TBMM olabileceğini” tarihsel olaylara dayanarak anlatan Atatürk, Osmanlı’ya halifeliğin geçişine ilişkin olarak da şu noktaya dikkat çekmiştir:
ATATÜRK VE HALİFELİK
“Hülâgû’nun Halife Mutasım’ı asıp yeryüzünde halifeliğe fiilen son verdiğini; eğer 1517’de Mısır’ı ele geçiren Yavuz Sultan Selim orada halife unvanını taşıyan bir sığıntıya önem vermeseydi, halifelik unvanının zamanımıza dek sürüp gelmeyeceğini” ifade ederek, Osmanlı tarihinde halifeliğin ilanıyla birlikte tarihi bir kırılmanın başladığını ve bu kırılmanın o günlere kadar süregelen serencama dikkat çekmiştir.[11]
Bilindiği gibi, Büyük Moğol Hanı Mengü Han’ın emriyle Hülagû Han komutasındaki birleşik Moğol orduları, Abbasî Halifeliği’nin başkenti Bağdat’ı kuşatarak ele geçirmiş ve Abbasi Devleti’nin son hükümdarı, Irak Abbasîlerinin 37. ve son halifesi Mutasım’ı öldürerek beş yüz yıllık Abbasi Halifeliği’ne son vermiştir. Yenilmez ve dokunulmaz bir varlık olarak kabul edilen halifelik böylece tarihe karışmıştır. Hülagû komutasındaki Moğollar 1258’de Abbasî hanedanının kalan üyelerini Bağdat’tan sürmüş, Abbasî hanedanından bir üye ise Türk Memlüklerin yönetimindeki Mısır’a kaçarak Kahire’ye varmış ve Türk Memlükler tarafından II. El-Mustansır olarak tahta çıkarılmıştır. Ancak Abbasî hanedanlığı ve halifeliği, Türk Memlük Devleti’nin kuklası olarak Müslüman dünyasında ciddi anlamda tanınmamış, bu durum Osmanlıların 1517 yılında Mısır’ı ve Halifeliği ele geçirmesine kadar sürmüştür.
ALEVİ-KIZILBAŞ TÜRKMENLERİN KATLİNİN VACİP OLDUĞUNA DAİR ŞEYHÜLİSLAM FETVALARI
1512’de babasını öldürerek tahta çıkan Yavuz Sultan Selim, Mısır’ın fethi ile halifelik şanını da elde edince, Anadolu’daki Türkmenler arasında yaygın olan hoşgörü ve hümanizmi içinde barındıran geleneksel yaklaşımı bütünüyle karşısına almıştır. Halifelikle birlikte devlet yapısı içinde oluşan Arap-Acem egemenliği, Türkmenleri tamamen soğutmuştur. Kendisi de bir Türk hükümdarı olan Safevi Devleti’nin lideri Şah İsmail’in, Bektaşi ve Alevi düşüncelerine yakınlık göstermesi, Arap-Acem dili yerine Türkçeyi resmi dil olarak benimsemesi Anadolu Türkmenleri arasında sempati yaratmış, bu durum Yavuz Sultan Selim’in Anadolu’da kurtarıcı olarak görülen Şah İsmail’i kaçınılmaz bir hedef hâline getirmesine yol açmıştır.
YAVUZ SULTAN SELİM’İN BAŞLATTIĞI TÜRKMEN KIYIMI
Ancak Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’le hesaplaşmadan önce Anadolu’daki her yerde çoğalan Türkmenleri hedef almış, bu Alevi-Kızılbaş Türkmenlerin katlinin vacip olduğuna dair Şeyhülislam fetvaları çıkarmış ve Çaldıran Savaşı’na gitmeden önce Anadolu’da korkunç bir Türkmen kıyımı yaptırmıştır.[12]
Yavuz Sultan Selim’in başlattığı Türkmen kıyımının büyüklüğü, Şah İsmail’le hesaplaşmak isteyen Sultan’ın ordusunun arkadan çevrilme endişesiyle yakından bağlantılıdır. Bu isyanlar, Yavuz döneminden sonra Kanuni Sultan Süleyman zamanında da devam etmiş; idari ve ekonomik zorluklar yaşayan geniş Türkmen kesimleri üzerinde imam, mehdi, halâskâr ve mürşit fikirleri derin etkiler bırakmış, bu kesimler her defasında kırılarak dağlara, ocaklara ve orman içlerine çekilmek zorunda kalmışlardır.[13] Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’e karşı onun yöntemini kullanarak Çaldıran Seferi’ne giderken, bu olayı “Şiiler’e karşı savaşan gazilerin kafirlere karşı mücadelesi“olarak nitelendirmiştir. Safevi hanedanı, Doğu ve Batı’daki Sünni Türk devletlerine karşı dayanabilmek amacıyla İran’daki Şiiliği resmi devlet mezhebi hâline getirmeye çalışırken, Osmanlı Devleti de Sunniliği benimseyerek Safeviler’in Anadolu ve Rumeli’deki güçlü propagandasına sert bir karşılık vermiştir. Din kisvesi altında yürütülen bu ölümüne mücadelenin altında esasen siyasi menfaatlerin yattığı açıktır.[14]
TÜRK MEMLÜK DEVLETİ’Nİ OSMANLI YIKDI
1514’te Çaldıran’da Şah İsmail’i yenilgiye uğratan Osmanlılar, Asya’daki güç dengesini kendi lehine çevirmiş; 1517’deki Mısır seferleriyle Memlük Devleti’ni de yıkmışlardır. Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’in ordusu, menşei açısından Osmanlı ordusu kadar büyük oranda Türk unsurlarından meydana geliyordu.[15]
Şah İsmail’in kurduğu Safevi Devleti’nin ordu teşkilatında sık sık Karaman kabilesinin şeflerinin yer aldığı görülür. Ayrıca, Safevi Devleti’nin kuruluş sürecinde Karamanlı Bayram Bey’in de katılım sağladığı bilinmektedir.[16] Ahiler, Yavuz Selim’e karşı 1514 Çaldıran Meydan Savaşı’nda Tekeli, Dulkadirli ve diğer Türkmen gruplarıyla birlikte Şah İsmail’in ordusunda yer almışlardır. Ayrıca, Şah Tahmasb döneminde İran siyasetinde önemli bir rol oynamışlardır.[17] Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Savaşı dönüşünde Anadolu’daki Türkmen Alevi topluluklarına yönelik kapsamlı bir soykırım başlatmıştır. Molla Bitlisli İdris aracılığıyla desteklediği ve yücelttiği Şafi Kürt beylerinin yardımıyla Kızılbaş Türklerinin büyük bir bölümünü katlettirmiştir. Böylece Doğu Anadolu bölgesi parça parça Şafileşmiş ve Kürtleştirilmiş, Türkmen Alevi nüfusu önemli ölçüde azalmıştır. Bir süre toparlanan Şah İsmail ise Doğu Anadolu’ya yönelerek Diyarbakır’ı kuşatmış, ancak Erciş ve Sarısu çevresinde Şeref Han komutasındaki Hizan, Meke, Şirvan ve Sason Kürtleri tarafından yenilgiye uğratılmıştır.[18]
Dulkadirli Beyliği tahtına Osmanlılar tarafından getirilen Ali Bey, Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’e karşı Osmanlı ordusunun öncü kuvvetlerinde yer almış ve başarılı bir mücadele göstermiştir. Kendisine Dulkadir ülkesi vaat edilmiş, bu başarısı ve Osmanlı’ya olan sadakati nedeniyle amcası Alaüddevle Bey’in üzerine gönderilmiştir. Ancak daha sonra Osmanlılar tarafından hileyle öldürülmüştür. [19]
HALİFELİĞİN OSMANLI PADİŞAHLARINA GEÇİŞİYLE, OSMANLI DEVLET YÖNETİMİNDE TEOKRATİK (DİNSEL) KİMLİK AĞIR BASTI
Halifeliğin Osmanlı padişahlarına geçişiyle birlikte, Osmanlı devlet yönetiminde teokratik (dinsel) kimlik ağır basmış, şeriat yasaları da önemli ölçüde uygulanmaya başlamıştır. Türk sultanları ve yüksek zümreler, İslamiyet’e aykırı olan Şamanistik hatıraların canlanmasından endişe ederek, İslam öncesi kültür ve geleneklere uzak durmuş, Müslüman Türkleri İslami esaslar doğrultusunda yönetmek için İran ve Arabistan’dan ulema getirterek şehirlerde bunları görevlendirmişlerdir. Devletin desteklediği bu ulema, eski Türk geleneklerine karşı sert ve acımasız tutumlar sergilemiştir.
Öte yandan Türkmenler, İslam’ı katı şeriat kurallarıyla değil, yumuşak bir mana ile anlamış, mutasavvıf Türk dervişlerinin etkisiyle Müslüman olmuş, ancak eski Türk gelenekleri ve Şaman inançlarına bağlı kalmayı sürdürmüşlerdir. Bu nedenle devlete karşı çatışmacı bir tavır takınmışlar, Ortaçağ boyunca birçok ayaklanmanın önemli nedenlerinden biri bu olmuştur. Anadolu’da Pir Sultan Abdal, Şeyh Bedreddin gibi figürler sevgi ve benimsemeyle karşılanmış, Çukurova’dan Bozok’a sürülen Avşarlar’ın şairi Dadaloğlu ise “Hakkımızda devlet etmiş fermanı. Ferman padişahın, dağlar bizimdir.” dizeleriyle bu direnişi dile getirmiştir.
XVI. yüzyılın ikinci yarısı ile XVII. yüzyılın ilk yarısında Anadolu’daki Kızılbaş Türklerinin dinî inançlarını ve siyasi amaçlarını en açık şekilde Sivaslı şair Pir Sultan Abdal ifade etmiştir. Onun şiirleri, dönemin olaylarını yansıtırken Anadolu Kızılbaşlarının Safevi Şahlarına ne denli bağlı olduklarını da göstermektedir. Bu bağlılık, İran’a göç ederek “Güzelce Şah”larının hizmetinde bulunmak ya da ziyaretlere hediyeler götürmek, hatta bir gün Anadolu’nun Şahların yönetimi altına girmesini görmek”[20] şeklinde siyasi ülkülerle ifade edilmiş, bu ülküler uğrunda her türlü zorluk ve fedakârlığa seve seve katlanılmıştır.[21]
Hemen tüm ciddi kaynaklar, İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı devlet yönetimi içinde Türklerin iktidar merkezlerinden uzaklaştırıldığını, ekonomik açıdan zayıf duruma düştüklerini, ekip sürdükleri toprakları haraç-mezat ellerinden çıkarmak zorunda kaldıklarını ve fiilen azınlık muamelesine tabi tutulduklarını belirtmektedir. Osmanlı, Anadolu’yu sadece zaptetmekle kalmamış, ona gereken değeri vermemiştir. Bunun sonucu olarak cahil köylü ve göçebeler özgürlükten yoksun kalmış, Osmanlı’nın gözünü sürekli Avrupa’ya çevirmesiyle Anadolu, yalnızca askeri hizmet için insan ve gelir kaynağı olarak kullanılmıştır.[22]
OSMANLI RESMİ TARİHCİLERİN“KIZILBAŞ AYAKLANMASI” VEYA “CELALİ FETRETİ” OLARAK GÖSTERDİĞİ İSYANLAR
Ayaklanmalarda başlangıçta dinsel motifler kullanılmış olsa da, bu hareketlerin sosyal, siyasal ve iktisadi nedenlerini örtbas etmek amacıyla “Kızılbaş Ayaklanması” veya “Celali Fetreti” gibi tanımlamalar resmi tarih tarafından dayatılmıştır. Resmi tarih anlayışını aşan bütün araştırmacılar ise bu nitelemelerin, dönemin egemenlerinin zorlaması olduğunu vurgulamaktadır. Öte yandan, ayaklanmaların iktisadi boyutu, geniş Türkmen kesimleri için artık bıçağın kemiğe dayandığını açıkça ortaya koymaktadır. Kanuni Sultan Süleyman’ın Nahçivan seferinden (1548) sonra, 20 bin akçeden daha fazla gelir getiren dirliklerin kapıkullarına verilmesi kanun hâline getirilmiş, böylece Türk sipahilerinin terakki imkânları tamamen ortadan kaldırılmıştır. En basit askeri görevlerde bile kapıkulları ve onların oğulları tercih edilirken, özellikle Kızılbaş oldukları için güvenilmeyen Çepniler’in askere alınması yasaklanmış; daha önce askerlik yapmış olanların bile askerlikten çıkarılması emredilmiştir.[23]
XVI. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti, genişlemenin sınırlarını zorlamış; en önemlisi, büyük sefer ve zaferlerin dönemi sona ermiş, savaşlardan elde edilen ganimet ve gelirler azalmaya başlamıştır. Savaşların masrafları köylü tarafından karşılanmış, reaya olarak adlandırılan çiftçi halk, artan Avarız-ı Divaniye gibi vergiler nedeniyle giderek fakirleşmiştir. Çiftçilerden alınan vergiler, kanunlarda belirtilen miktarlara göre değil, bu vergiyi toplamakla görevli kişilerin insiyatifine bırakılmıştır. Türkmen kesimleri, dirlik sahiplerinin zulmü altında inlerken yoğun göç hareketleri yaşanmış; halk, insaflı gördüğü yöneticilerin bulunduğu bölgelere sığınarak sürekli bir göç hâlinde olmuştur.
Mühimme Defterleri kayıtlarına göre, bu dönemde Ankara, Çankırı, Bilecik ve Kırşehir’e bağlı köylerden birçok reaya Rumeli’ye kaçmıştır.[24]
Devşirme Osmanlı egemen zümresine karşı başkaldıran Türkmenler, sürekli iç çatışmalar nedeniyle yaylak ve kışlak alanlarını, hatta göç yollarını değiştirmek zorunda kalmışlardır. Bu dönemde halk destanlarının en önemli kahramanı hâline gelen ve efsaneleri günümüze kadar ulaşan, Cumhuriyet döneminde Bolu’da anıtı dikilen Köroğlu (Köroğlu Ruşen) da Celali isyancılarından biridir. Bu durum, Osmanlı ile geniş Türkmen kesimleri arasındaki uçurumun ciddiyetini daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Gerede ve Bolu arasında 1584 yılından itibaren faaliyet gösteren Köroğlu Ruşen, askeri memur ve kadıların kendisinden korktuğu için yaptıklarını gizlediği, iş bulamayan Anadolu Türk köylüsüne mensup bir gençtir. Halk arasında “Çift-bozan” olarak anılan ve haydutluk yapan Köroğlu’nun destanlarda anlatılan başkaldırısı, Osmanlı sancak beyi olan Bolu Beyi’ne karşıdır.[25]
Osmanlı Devleti’nin büyük sarsıntılar geçirdiği, derebeylerin türediği, vilayet valilerinin halka zulmettiği, çifte vergilerin alınıp her türlü baskının yaşandığı bir dönemde, Köroğlu haksızlığa ve zülme karşı ayaklanmıştır. Babasının gözlerine mil çektiren zalim Bolu Beyi’nin ordularını bozup dağıtan Köroğlu, Celali isyanları süresince bir Celal olarak celallenmiş ve öne çıkmıştır.[26]
Destanı Azerbaycan ve Anadolu’da yaygınlaşan Köroğlu, âşıkların dağarcığında önemli bir yer tutmuş ve adeta dünyayı düzeltecek bir yiğit olarak anılmıştır. Bu dönemin çetebaşının efsanesi, sadece imparatorluğun son dönemlerinde değil, günümüze kadar da yaşamaya devam etmiştir. Aynı geleneğin halkı, benimsedikleri şaire söyleyemediği ya da dile getirmediği şeyleri kolay kolay söyletmemiştir; bu durum Köroğlu için de geçerlidir.[27] Köroğlu’nun şiirleri yerine Köroğlu şiirleri denmiştir.[28] Gerek Yunus Emre’de, gerek Pir Sultan’da, gerek Dadaloğlu’nda, gerek Karacaoğlan’da ve hatta Köroğlu’nda olduğu gibi, Türkmenler açısından zarar gördükleri büyük sosyal olayların dillendiricisi olmaları sebebiyle, bu şairlerin şiirlerine aynı Türkmen geleneği, aslını bozmadan yakıştırmalar yapılmıştır.
Kırşehir’de Kulaksız Yusuf gibi, memleketin birçok yöresinde görülmeye başlayan Levent ve Sekban Bölükbaşları, Köroğlu ruhu taşıyan kimseler olarak tanımlanmakta; bu durum Anadolu’daki Osmanlı-Türkmen halk uçurumunun ne hâle geldiğini açıkça göstermektedir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın iki şehzadesi Selim ile Beyazıt arasında 1558’de silahlı çatışmaya varan taht kavgası, Anadolu’yu içinden çıkılmaz çalkantılara sürüklemiş, padişahın ve kapıkullarının desteklediği Selim’in ordusu Beyazıt’ı tahta geçirmek amacıyla saldırmış; bu taht kavgası birbirine hasım taraflar yaratmış ve Anadolu’nun yeniden yağmalanmasına neden olmuştur. 30 Mayıs 1559’da Konya’da meydana gelen kanlı savaşta, Selim’in ordusuna karşı Beyazıt’ın tımarlı sipahilerince yönetilen ordu ağır bir yenilgiye uğramış, şehzade yakın adamlarıyla birlikte Amasya’ya çekilmiştir. Beyazıt taraftarı tımarlı sipahiler ve çiftbozanlar dağlara çıkarak Celali isyanlarına katılmış, sonuçta Beyazıt İran’a sığınmak zorunda kalmıştır.[29] Başlangıçta Anadolu halkından toplanan önemli bir kuvveti taht için arkasına alan Selim, bu kuvvet mensuplarını yeniçeri ordusuna alacağını vadetmiş; ancak hükümdar olunca bu sözlerini yerine getirmemiştir.[30]
Osmanlı kayıtlarına göre, Kırşehir’de Kör Bahdettin ve Hüseyin adlı mültezimler, Tokat, Aksaray ve Sivas sancaklarından bir kısmı tımar erbabı ile birleşerek ciddi bir yağma işine girişmişlerdir. Vilayet idarecileri seferden dönünce de Kırşehir’de gerçek bir çatışma yaşanmıştır. Tüm bu ve benzeri Osmanlı kayıtlarındaki olaylar göstermektedir ki, Kırşehir’i de kapsayan Orta Anadolu bölgesi 1587’de sık sık eşkıya bölgesi olarak ciddi şekilde rahatsız edilmiştir.[31] 1584’lerden sonra Kırşehir çevresinde “Deli Nasuh” adlı bir Celali başbuğunun yetiştiği bir dönemde, Ankara sancağında da Haydar oğlu Kalender adlı biri, sekbanlarıyla birlikte hareketlenerek sayılı Celali başbuğları arasına katılmıştı.[32]
KOÇİ BEY’İN SULTANA “HALKA ZULMÜN DE ÇOĞALDIĞINI, ÂLEMİN HARAP DURUMA GELDİĞİ ”ŞEKLİNDEKİ ARZI VE GERÇEKLER
Koçi Bey, Reaya fukarasının “Ahvâl-i Beyanı”nı Sultana sunarken verdiği bilgiler, tam da bu noktada önemli ipuçları vermektedir. Koçi Bey, bu arzında Sultanın dikkatini çekerek, “1582 yılına kadar Reaya fukarasından her bir kişi başına kırkar-ellişer akçe cizye ve kırkar akçe ev avâruzı, iki koyundan bir akçe koyun vergisi alınmadığını; ancak mubaşirlerin cizyeden ve ev avâruzından ikişer, üçer ve en fazla beşer akçe ‘gulâlmiye’ adıyla para aldığını, bundan fazlasını almaya kimsenin haddi olmadığını” belirtmektedir. Koçi Bey; “vergi arttıkça halka zulmün de çoğaldığını, âlemin harap duruma geldiğini, eskiden ev başına kırkar-ellişer akçe alınırken, şimdi yalnız Mîri için her neferden ikiyüzkırkar akçe, her avâruzdan üçeryüz akçe ve koyun başına bir akçe tayin edildiğinden” şikâyet etmekte,”Velhâsıl şimdiki halde reaya fukarasına yapılan zulüm hiçbir tarihte, hiçbir iklimde, hiçbir padişah memleketinde olmamıştır.”demekte ve “kıyamet gününde zulmün padişahlardan sorulacağını, vezirlerden değil, zavallıların gözyaşlarının dünyayı fenalığa boğacağını, fukaraların iyi idaresinin padişahları cennetlik yapacağını” belirttikten sonra; “Bâkî emr ü ferman Saâdetlû Sultanım hazretlerinindir.”, diyerek arzını tamamlamaktadır.[33]
Osmanlı resmi vesikası sayılan Koçi Bey’in Osmanlı padişahına sunduğu bu arzdan da görülebileceği gibi, Celali isyanlarının sadece iktisadi ayağı bile başlı başına bir sebeptir. Anadolu’da bu dönemde en küçük askeri hizmetler bile “Devşirme Ocağı”nda yetiştirilirdi. Sünni ya da Şii olsun, Türkmenlere sadece çiftçilik yapmak kalıyordu. Köylü Türkmenlere açık olan tek kapı medreselerdi; ancak medreseler de onlara devlet kapısında iş sunmuyordu.
CELALİ İSYANLARINDA KIRŞEHİR
XVI. yüzyılın ilk yarısında bu medreselerde öylesine bir öğrenci yoğunluğu yaşandı ki işsizlik nedeniyle medreseler gelişen isyanlara bitmek bilmeyen potansiyel bir güç kaynağı oldular. Celali isyanları boyunca aranan suçlular bir sancaktan diğerine kaçmış, o yıllarda Kırşehir Valisi olan Memiş Bey’e, öne çıkan iki eşkıya başbuğunu yakalamak için özel görev verildiği düşünüldüğünde, 1560’lı yıllarda tüm Anadolu’yu saran toplumsal çalkantıların Kırşehir’i de etkilediği görülür. Haki ve Suhrap adlı iki eşkıya başbuğu Budaközü kazasında 20-30 atlı ile yelişmekteyken, bunların yakalanması için Kırşehir Valisi Memiş Bey’e emir verilmiştir.[34]
Aynı dönemde, Kırşehir kadısının İstanbul’a gönderdiği bir mektupta, “Kırşehir sancak beyi seferde olduğundan, ona vekâlet eden piri ile subaşı Hüseyin’in halktan kanun dışı vergi topladıkları” belirtilmektedir. Bu durum, resmi Kırşehir yöneticilerinin de soygun ve yağma işine karıştıklarını ortaya koyar.[35]
Yine Divan ile Ankara sancak beyi arasındaki yazışmalara göre, eşkıya grupları Kırşehir–Ankara yöresinde yelişmekte iken, tımarlı sipahi olan Mehmet adlı kişi, 30 bin akçe harcayarak aldığı çeyiz eşyasını iki katıra yükleyip evlenmek üzere köyüne giderken, Kovanoğlu Budak (Haymana’dan), Kara Davut (Hacıbeyli’den), Küçük Ali (Koçhisar’dan) ve Bayram Kadısı adlı eşkıyalar önüne çıkıp soymuşlardır. Bunun üzerine, “öldürülmelerinden kimse sorumlu olmayacak” şeklinde Ankara sancak beyliğine tam yetki verilmiştir. Yine aynı dönemde Kırşehir’de, Konur oğulları etrafında topladığı kalabalık levent bölükleriyle oldukça kalabalıklaşan gruplar görülmüş, bunları dağıtmak için Ankara ve çevre sancak beylerinin Kırşehir’e yürümeleri istenmiş, asiler kaçarak Hocabey’de bulunan Vefa Bey’in grubuna katılmışlardır.[36]
Ankara sancak beyi, aynı zamanda tımarlı sipahi ve mültezim olan Vefa Bey’in başında bulunduğu Celali kümesini hedef alarak yola çıkmış, Vefa Bey ve adamlarını yakalamış, bunların sipahi Mehmet’ten aldığı 30 bin akçelik evlenme çeyizinin çoğunu geri almıştır. Bunların birçoğu Ankara Kalesi’nde asılırken, Vefa Bey ise tımarlı sipahi ve mültezim olduğu için yalnızca hapsedilmekle yetinilmiştir.[37] Kaynaklar, Kırşehir, Ankara ve Koçhisar yöresinde güçlenip tam bir Celali başbuğu olarak ortaya çıkan tımarlı sipahi ve mültezim Vefa Bey’in geniş bir bölgede etkinlik sürdürdüğüne dikkat çekmekte, konuyla ilgili olarak Divan ile Ankara sancak beyi arasındaki yazışmalar da bu durumu belgelemektedir.
1575’te “Çiftbozan-Levent” hareketlerinin “Celali bölükleri” hâline gelmesiyle, bölüklerin en serbest dolaştığı yerlerden biri de Kırşehir olmuştur. 1577 yılında Bozok Şambayatı oymağına mensup, Şam Diyade adlı Türkmen aşiretlerinden bir şahıs, kendisinin Şah İsmail olduğunu öne sürerek güneydoğu Türkmenleri arasında toparladığı büyük bir taraftar topluluğu ile Malatya taraflarındaki aşiretleri de yanına alarak 50 bin kişilik bir kuvvetle Hacıbektaş’a gelmiş ve burada kurban kesmiştir.[38]
1577’de başlayan ve yaklaşık 12 yıl süren İran harbi sırasında, Osmanlı sınırları Hazar Denizi’ne kadar ulaşmış; insan ve para sarfiyatı Anadolu Türk halkını büyük sıkıntıya sokmuştur. Harbin başladığı yıl aynı zamanda adı geçen Şah İsmail hadisesi de yaşanmıştır. Bu olay, vergi almak konusundaki baskılara karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.[39]
Kırşehir, Aksaray ve Niğde yöresinde isyancıların zulümlerinin arttığı, Divan’ın Kırşehir Bey’i ile Hacıbektaş ve Salmanlı Kadıları’na yazdığı hükümlerden anlaşılmaktadır. Daha da önemlisi, Salmanlı Kadısı ve Kırşehir Beyi’nin kaymakamının İstanbul’a yazdığı bir arzda, içler acısı bir durum ortaya konulmuş; eşkıyanın dağıtılmaması hâlinde halkın hicret etmek zorunda kalacağı bildirilmiştir.[40] Nitekim köylerini boş bırakan halkın önemli bir kısmı dağlara çekilmiş, erkekler levent olmuş; bir kısmı şehirlere ve kalelere göçmüş, borçlarından kaçan halk sancak değiştirmiştir. Amasya’dan Ankara’ya ve Kırşehir’e gelip yerleşenler olduğu gibi, Bozok’tan Ankara’ya ve diğer bölgelere gidenler de olmuştur.[41]
Kayseri, Niğde, Bozok ve Kırşehir, bir dönem Tavil Ahmet ve Karakaş’ın önderliğindeki Celaliler tarafından istila edilmişti. Bu dört sancak, dolayısıyla Kırşehir’in muhafızı olan Kurt Ahmet Paşa, Celali Deli Hasan’a karşı, Sokulluzade Vezir Hasan Paşa’nın yerine, Celali Serdarı Hüsrev Paşa tarafından atanmıştı.[42]
Kurt Ahmet Paşa[43] Kurt Ahmet Paşa, muhafazasına memur olduğu Kırşehir sancağını 7-8 yaşlarındaki kardeşi Derviş’e aldığını iddia ederek, 300-400 atlı ile birlikte Kırşehir’e gelmişti. Hanlar ve kervansaraylar dururken, gözüne kestirdiği evleri zorla boşalttırmış, bütün at ve develeri sürmüş, salmaları toplamış ve Kırşehir’de yaklaşık iki ay kalmıştır. Kırşehir’den ayrılırken kendisine subaşı tayin etmiş, mahalle başına 10-15 kuruş haraç bağlamış, odun lazım olduğunda ise Kırşehirli esnafın dükkânlarını yıktırmıştır.
Bu sırada Kırşehir’de resmi görevlerde bulunan kadı, silahdar ve maksut, halktan topladıkları “avaruz akçesi” nedeniyle üzerlerinde bulunan 10 bin altını kurtarmanın derdine düşmüşler, kendi leventleri ile birlikte Kırşehir’e yakın Cümle Kalesi[44] dizdarlarıyla birleşerek canlarını ve altınlarını zor kurtarmış, Cümle Kalesi’ne sığınmışlardır. Kurt Ahmet Paşa kaleye hücum etmiş, kendi subaşısı Davut ve kâtibi bu çatışmada kalede ölmüş, kendisi ise Kayseri taraflarına yönelmiştir.[45]
Prof. Dr. Mustafa Akdağ, tüm bu bilgileri Kırşehir Kadısı’nın halk adına gönderdiği uzun bir arzdan alarak nakletmektedir.[46] Ayrıca Akdağ, 1635 yılına kadar 12 yıl boyunca Anadolu’yu dolaşan Kâtip Çelebi’nin, “Anadolu’da köylerin çoğunun harap olduğunu, İran’da ise harap köy görmediğini” aktardığını da duyurmaktadır.[47]
1603 yılından itibaren hadiseler dehşet verici bir boyut kazanmış, açlık ve soğuk nedeniyle çok sayıda insan hayatını kaybetmiş, köylerde tarlalar ekilmemiş, büyük Türk ailelerinin pek çoğu yok olmuştur.[48] 1609’da İran’a giden Celalilerin sayısı, mevcut kanaatlerin aksine oldukça fazla olup, Tebriz’e vardıklarında bu sayı 14 bine yaklaşmıştır. İran’a bu kadar Celali’nin gitmesinde, Hırvat asıllı Kuyucu Murat Paşa’nın Celalilere karşı uyguladığı sertlik önemli rol oynamıştır. Kuyucu Murat Paşa, ele geçirdiği Celalileri öldürüp kuyulara doldurmuş, savaşlarda ve sonradan yakalanarak idam edilen Celalilerin sayısı 30 bini aşmıştır.[49] Ünlü Celali elebaşılarından Tavil Ahmet’in kardeşi Memun, 1607 yılında 7 bin kişilik bir kuvvetle Kırşehir yöresini istila ettiğinde, bu Memun’un adamları Kuyucu Murat Paşa’nın baskınıyla öldürülmüştür.[50]
Fatih ile birlikte iktidara yükselen Devşirme zümresi, XVII. yüzyılın ikinci yarısına kadar devlete hâkim olmuş ve asrın sonuna kadar da önemini korumuştur. Bu tarihten itibaren ise devletin başında Türk menşeli vezir-i azamlar görülmeye başlamıştır.
KAYNAKLAR
[1] Oliver Roy, Siyasal İslam’ın İflası, Metis Yayınları, İstanbul, 1995, s. 221-222.
[2] Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s. 1-6.
[3] Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s. 202.
[4] İnalcık, Devlet-i Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, s. 233.
[5] Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s. 4-6.
[6] “Sil Süpürler’in, Şah Abbas’ın 1606-1607) yılında Erivan kuşatması esnasında Türkiye’den geldikleri ve Abbas’ın onlara Sâve ve Reyy taraflarında yurt verdiği bunların mühim bir kısmını Cerid boyuna mensup bir kolun teşkil ettiği bilinmektedir.1600’lerin başında da Aynı devirde Türkiye’deki Ceridler’in bir kısmı da Cerid Sil Süpür adı ile anılmaktadır. Türkiye’deki Cerid Sil Süpürlerin başında bulunan aile varlığını zamanımıza kadar sürdürmüştür. İran’a gelen Sil Süpürler’in başi Halil adında bir beg olup, Abbas ona Sultanlık unvanı vermiştir. Sil Süpür Halil Sultan 1609 yılında buyruğundaki üç yüz kadar asker ile Kürdistan üzerine gönderilen emirler arasında bulunmuş ve Urmiye şehri civarındaki Dumdum Kalesi’nin fethine iştirak etmiştir. Halil Sultan sonra1616’da Bağdat’ın muhasarasına katılmış ve Osmanlı erzak gemilerinin gelmesine mani olmak için Samarra taraflarına gönderilmiştir. Türkiye’den gelen Sil Süpürler iki bin çadır idi. Abbas bunlardan bir kısmını korucular arasına dahil etmiş, geri kalanlarını da yine kendilerinden Halil Sultan’ın emrine vermişti. Bu oynağın Şah Safi zamanında Azerbaycan’da yaşadığını biliyoruz.1654-1655 yılında elçilik ile İstanbul’a gönderilen Kelb-i Ali Sultan da Sil Süpür ‘den idi. Kelb-i Ali Sultan’ın 1663-1664 yılında hayatta olduğu görülüyor. Sil Süpürler XVIII. yüzyılda da varlıklarını devam ettirmişlerdir. 1748-1749 yılında Çağdavu Başılık mevkiinde bulunan Mansur Han’da, Sil Süpür oymağından idi.” (Bkz. Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s. 196-197).
[7] Birdoğan, Anadolu Aleviliğinde Yol Ayrımı, s. 312, 322-323.
[8] Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s. 201.
[9] Dinî, içtimai ve siyasi hayati toptan tanzim eden ve kaidelerini ortaya koyan ve de Hanefilik, Malikilik, Şafiilik, Hanbelilik’den oluşan dört mezhepten Taazzuv eden Sünniliğe karşı (hétérodoxe) oluşan mezhepler ve cereyanların Anadolu’da bir şekilde arap coğrafyasından taşınarak tezahür ettiğini görüyoruz. Bu akımlar Arap coğrafyasında temelinde iktidar kavgalarına ideolojik kılıf olmuştur. Hz. Muhammed’in amcası oğlu ve damadı Ali ile siyasi rakibi Muaviye arasında halifelik makamı için çıkan ihtilafın Muaviye lehine sonuçlanması üzerine Ali taraftarlığı olarak ortaya çıkan şii hareket ve cereyanlara dönüşmüştür. Aynı ihtilaftan üçüncü bir gurup olarak doğan Hâricîlik cereyanını ise; hilafet makamı için veraset sistemini reddederek, halifenin demokratik denebilecek bir seçimle iş başına getirilmesi tezinin savunucuları olarak görmekteyiz. İslam’ tarihinde bu ilk ayrılığın temeli de, siyasi mahiyettedir. Taraflar bu siyasi davalarını aynı zamanda dinî bir mesele olarak ele alageldiklerinden bu durum aynı dine mensup değişik mezhepler arasında bugünlere kadar taşınarak kitle tabanlarını harekete geçirip egemenlik oluşturmak adına kullanılagelmiştir. Ali soyundan 6.Imam Cafer Sadık’ın (ölm. 765) yerine büyük oğlu İsmail’in imam olması kararlaştırılmış iken, sonradan, açık olarak bilinmeyen sebeplerden dolayı, vazgeçilerek, küçük kardeşi Musa’nın imam yapılması, bu sefer Şiiler arasında ilk kesin ayrılığa sebep olmuş, Musa’nın tarafını tutanlar, “on iki imamcı”lar adi altında Şiiliğin bir başka kolunu oluşturmuşlardır. Bu İsmailciler “İsmaililik”ve “Yedi-imam’cilik” adı altında İslam tarihinde ihtilalci bir fırka olarak ciddi roller oynamışlar ki Kur’an’ın dış (zahirî) manası yanında, iç (bâtıni) manası olduğunu iddia eden bu akım “Bâtinîlik” olarak belirir. “Bâtinîlik” de denen iste bu cereyan teşkilatlanarak, propagandacı dâiler, davetçiler vasıtasıyla İslam dünyasında taraftar kazanmaya çalışmış, bu Şiilerin ilk büyük başarıları, Kuzey Afrika’da Hz. Muhammed’in kızının adını taşıyan bir siyasi teşekkülün, Fatimî Devleti’nin kurulması ile 909 yılında kendini göstermiştir. Sonra bu devlet, Sünni Türk İhşitler Devleti’ni yıkarak, Mısır’da yerleşmiş böylece İslam dünyası, yalnız akide ve fikir cereyanları bakımından değil, aynı zamanda fiilî olarak da ikiye bölünmüştür. Çünkü Sünniliğin mümessilliği Abbasi hanedanı gibi, Şiiliğin mümessili Fatımiler de hakiki halifeliği kendilerinin temsil ettiklerini iddia etmişler, Endülüs Emevi Devleti’ de halifelik iddiasında bulunmuştur. (Bkz. Köymen. Selçuklular Devri Türk Tarihi, s. 212-213).
[10] Cihangir Gener, Ezoterik- Batıni Doktrinler Tarihi, Gece Yayınları, Ankara,,1994, s. 97,106
[11] Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Söylev – Nutuk, Cilt 1-2, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 2007, s. 372-374.
[12] Ömer Ulucay, Kalemlerde Pir Sultan, Gözde Yayınevi, Adana, 1997, s. 246-247. Gülağ Öz, “Pir Sultan Abdal’ın Yetiştiği Toplumsal Düzen”, Pir Sultan Abdal Kültür ve Sanat Dergisi, S. 7, 1993.
[13] Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, s. 173-174.
[14] Borthold, Köprülü, İslam Medeniyeti Tarihi, s. 245.
[15] Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 170.
[16] Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s. 107.
[17] İnalcık, Devlet-i Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, s. 234.
[18] Birdoğan, Anadolu Aleviliğinde Yol Ayrımı, s. 322.
[19] Yinanç, Dulkadir Beyliği, s. 99.
[20] Anadolu’da kızılbaş-Alevi Türkmenlerinin Anadolu’yu bir gün şahların idaresi altına girdiğini görmek isteği Pir Sultan Abdal’da şöyle dillendirilir:
Hep devşire gele iller
Şah’a ola köle kullar
Urum’ da ağlayan sefiller
Şad ola da güle bir gün.
Çeke sancağı götüre
Sah İstanbul’a otura
Frenk’ten yesir getire
Horasan’a sala bir gün.
[21] Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s. 69-70.
[22] David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu 1876-1908, Kesit Yayınları, İstanbul, 2009, s. 77.
[23] Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 181.
[24] Sevinç, Osmanlı’nın Yükselişi ve Çöküşü, s. 391.
[25] Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 183
[26] Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul, 1984, s. 11-12.
[27] Eyüboğlu, Pir Sultan Abdal, s. 57.
[28] Eyüboğlu, Pir Sultan Abdal, s. 61.
[29] Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, s. 229.
[30] Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 182.
[31] Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, 347.
[32] Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, s. 337.
[33] Zuhuri Danışman, Koçi Bey Risalesi, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1997, s. 35-36.
[34] Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, s. 133.
[35] Yurt Ansiklopedisi, C. 7.
[36] Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, s. 143.
[37] Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, s. 144.
[38]Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, s. 295; Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s.184-229.
[39] Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 184.
[40] Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, s. 353, 398-399.
[41] Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, s. 449.
[42] Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, s. 427.
[43] Kırşehir’e yaptığı zulümlerle derin izler bırakan Kurt Ahmet Paşa’ya ilişkin bir ozan şu dörtlükleri yazar. (Bkz. Altınok, Öyküleriyle Kırşehir: Türküleri, Destanları, Ağıtları, s. 32-34.)
Konaklar yıkıldı ahır yapıldı,
Sabi, sıbyan, mekteplerden çekildi,
Gel etme diyenin evi yıkıldı,
Kurt Paşa dev oldu zül padişahım.
Akşam olur yiyiciler derilir,
Çıkan soframıza kusur bulunur,
Her haneden zorla kuruş alınır,
Soyulu sırtından çul padişahım.
Karga kuzgun oldu çöktü üleşe,
Aman vermez koç yiğide keleşe,
Bir aslan bulunmaz Kurt’la güleşe
Derdimize deva bul padişahım.
[44] Adı geçen kale Cemele Kalesi olmalıdır – yazarın notu
[45] Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, s. 428.
[46] Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, s. 427.
[47] Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası–Celali İsyanları, s. 450.
[48] Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 188.
[49] Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 187.
[50] Yurt Ansiklopedisi, C. 7, s. 4914.