Kırşehir belediyesi resim kursu öğrencilerinin 1 yıllık çalışmalarıyla büyük boyutta yeniden hazırlanarak Kırşehir Belediyesi hizmet binası önünde sergilenmeye başlanan ve ilhamını Harbiye Askerî Müzesi’nde sergilenen tablodan alan dev resim çalışması dikkatleri çekti. Bu tablo ile ilgili olarak yapılan paylaşımda özetle “Kırşehir’in Hılla Gölü’nde bir araya gelen beyler . Ülkenin kurtuluşunun Kayı Boyu’nun Beyi Ertuğrul Gazi ile sağlanacağı yönünde ortak fikir birliğine varırlar. Daha sonra ise Ertuğrul Gazi’ye bu toplantıda kılıç kuşandırırlar.” ifadeleri dikkat çeker.
Söz konusu tablonun aslına ilişkin tek kaynak, “Harbiye Askerî Müzesi koleksiyonu”nda yer alan, “ressamı ve bilgi notu kaynağı belli olmayan bir tablo eser”dir. Bu eser, “Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra Oğuz Türkmenlerinin Kırşehir’de bir araya gelişini ve Ahi Evran’ın Ertuğrul Gazi’ye şed bağlayıp kılıç kuşandırmasını” tasvir etmektedir. Görsel, Türkçe açıklama ile Wikimedia Commons’a İngilizce eser bilgisiyle yüklenmiş olup yükleme tarihi 1 Ocak 2008 olarak belirtilmiştir.
BU TABLO: SOMUT GERÇEKLİK OLARAK DEĞİL MANA VE MEFHUM ÜZERİNDEN DEĞERLENDİRİLMELİDİR.
Bu tabloyu “Osmanlı’nın kuruluş anlatısını hayali ve sembolik olarak resmeden bir kompozisyon” olarak görmek ve de , “Ahi Evran’ın gerçekten Ertuğrul Gazi’ye şed bağlayıp kılıç kuşandırdığına dair çağdaş tarih kaynaklarında net bir kayıt olmadığının” da altını çizmek gerekir.ki isimler üzerinden somut gerçeklik olarak değil Mana ve mefhum üzerinden değerlendirilmelidir.
Zira “Türkmen beylerinin Kırşehir’de böyle büyük bir kurultay yaptığı” da hiçbir şekilde belgelenmiş bir olay değildir. Bu anlatıyı daha çok Ahilik geleneği, Osmanlı kuruluş efsaneleri ve sonradan oluşan tarihî yorumların hayal edilen birleşimi olarak görmek gerekir.
Bu makalemde, Kırşehir Belediyesi’nce sergilenen bu tablonun “kaynaksız bir kurgu” da olsa “şehrin Osmanlı’nın kuruluş sürecine katkısını” hatırlatmış olmasından hareketle konuyla ilgili çağdaş kaynakların tetkikleriyle dağarcığımızda biriken bilgileri paylaşmayı amaçladım.
Yıllarca yaptığım okumalar ve yerel tarih araştırmalarım göstermektedir ki Osmanlı’nın kuruluş sürecine ilişkin, başta Kırşehirli olan ve Âşık Paşa’mızın dedesi Baba İlyas halifelerinden Ahi Şeyh Edebali’nin ve Ahilerin rolleri atlanacak gibi değildir.
DİRENİŞLERİN MERKEZİ OLAN KIRŞEHİR’DE; TÜRKMEN ÖNDERLERİNİNE, BABAİLERİN KALINTILARININA VE AHİLERE UZANAN ÖLÜMCÜL TAKİP.
Osmanlının kuruluş sürecine giden yolu iyi okuyabilmek için Anadolu içlerinde Moğol istilası be onun kuklası haline gelen Konya Selçuklu sultanlığı’nın ağır mali ve fiziki baskılaması ve hatta Türkmen önderlerine, Babailerin kalıntılarına ve ahilere uzanan ölümcül takip sonucu içerde bunalmanın daha güvenli yerlere giderek uçlarda batıda toplaşması gerçeğini kavrayabilmekten geçer.
Bu süreç Anadolu’da 1240’da babası “Ulu Hakan Alâeddin Keykubat”ı öldürterek tahta geçen ve babasının ahiler dâhil tüm dostlarını düşman gören Gıyasettin Keyhüsrev’karşı tarihin en büyük Türkmen isyanını “Babailer isyanını” ile bundan 3 yıl sonra 1243’de de Moğol istilasını ve bu Moğol-Selçuk yönetimi altında ki Türkmen ileri gelenlerinin kırım kıyam süreci koşullarında gelişen bir süreçtir.
Babai İsyanı’na katılan dervişler, devlet tarafından sıkı bir takibata uğrayınca, Selçuklu ve daha sonra Moğol-Selçuk merkezî otoritesinin zayıf olduğu uç bölgelerine, Türkmen beyliklerinin egemenlik alanlarına kaçmak zorunda kalmışlardır. Osmanlı Beyliği’nin kurucusu Osman Gazi’nin kayınbabası olan Kırşehirli Ahi Şeyh Edebâli bu kaçanlar arasında en bilinenlerdendir.
MOĞOL BASKISINDAN BATIYA KAÇANLARIN İÇİNDE KIRŞEHİRLİ ŞEYH EDEBALİ DE VARDI
Anadolu Selçuklu Devleti’nin çökmesi ve bir uç beyliği üzerinden Osmanlı Devleti’nin doğmaya başlaması süreci, doğrudan doğruya Doğu ve Orta Anadolu’da yaşayan Türkmen aşiretlerinin, Moğol baskısından uzak olan batı bölgelerine göç etmesiyle bağlantılıdır
Kukla Konya Selçuk sultanlığının, Moğol istilası altında çöküp yıpranıp da Anadolu çeşitli bölge devletlerince parçalanması manzarasında, Anadolu’da gaza ruhunun canlanıp, bunalan Türkmenlerin uçlara göç edip Osmanlı Beyliğine güç vermesi durumu; yakın tarihimizde ingili işgali altındaki istanbul ‘dan çıkarak Anadolu’da Mustafa Kemal Önderliğindeki Milli mücadeleye destek vermelerine o kadar benzer ki…
KIRŞEHİR; TÜRKMEN AYAKLANMALARININ VE DİRENİŞLERİNİN MERKEZİ
XIII. yüzyılda, bir dönem Moğolların kışlağı hâline gelen Kırşehir, hem Moğol varlığına hem de Selçukluların uyguladığı yanlış kültür politikalarına karşı gelişen Türkmen ayaklanmalarının ve direnişlerinin adeta merkezi olmuştur. Anadolu Selçukluları, Moğol egemenliği altına girdikten sonra, Moğollar Anadolu’da para basmak üzere bir darphaneyi Kırşehir’de kurmuşlardır. Mehmet Önder, “Masâmeretü’l-Ahbâr” adlı eserin yazarı Hamdullah Müstavfî’nin, “Kırşehir’i her yıl Moğol hazinelerine 57 bin dinar sağlayan önemli bir şehir olarak” kaydettiğini belirtir.
Prof. Dr. Halil İnalcık bu konuda şu tespiti yapmaktadır:
“Selçuklu döneminde Konya’da hükümdara yakın okumuş zümre, Mevlevîliğe mensup oldukları hâlde, Kırşehir bir Türkmen merkezi olarak Yesevî halk tarikatlarının, özellikle Babai geleneğinin merkeziydi. İlhanlı idaresi, Moğol valisi Cacaoğlu Nureddin’i göndererek bu Türkmen ocağını kıyımla söndürdü. Abdal babaların tekke ve zaviyeleri, her büyük şehirde Mevlevîlere verildi. Babailer, Danişmendli Türkmen yurdu olan Çorum-Tokat bölgesine sığındı. Oradan uç ve gazâ bölgelerine halifelerini gönderdiler. Ede-Balı da bunlardan biridir.”[1]
Hacı Bektaş-ı Veli, Osmanlı Devleti’nin henüz kurulmadığı, Babai Ayaklanmasının öncesinde Anadolu’ya gelmiş, Moğol yayılmasının kargaşalı dönemine tanıklık etmiştir.
“Bu güç koşullarda uçlara batıya göç edebilenler kurtulurken özellikle Babai – Ahi Türkmenlerinin karargahı bulunan Kırşehir’de kalanlardan Ahi Evran’ın tekke ve zaviyelerine el konulup Mevlevilere ve onlara yakın şahıslara verilmekle kalınmamış Ahi Evran öldürülmüştür ki Ahi Evran’ın öldürülüşüyle ilgili olarak Halil İnalcık şöyle der:
“Nasîreddîn Evren (Evran), 13. yüzyıl başlarında Bağdat’tan Anadolu’ya gelen bir grup ulemâ ve sûfî arasında idi. Bu âlimler, fütüvvet erbabının dostu I. Alâeddin Keykubad’ın (1221-1237) himayesi altındaydılar. Oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından zehirlenen Alâeddin’den sonra Nasîreddîn (Ahi Evran) hapse atıldı. Şehirde en kalabalık işçi grubu olan debbağların şeyhi olan Nasîreddîn’in Babaîlerle ve Türkmenlerle yakınlığı vardı.
Ahi Evran, tasavvuf ve felsefe üzerine eserleri olan bir âlimdir. Asıl adı, Hoylu Şeyh Nasîreddîn Mahmud’dur. Hocası ve kayınpederi, fütüvvet akımının büyük şeyhi, ünlü sûfî Evhâdü’d-Dîn Kirmânî’dir. Kirmânî’nin Anadolu’da birçok şehirde halifeleri ve zaviyeleri vardı.
Moğollarla iş birliği yapan ve Fars kültürüne tutkun Selçuklu seçkin sınıfına hitap eden Celâleddin Rûmî ile, halk adamı ve Türkmen merkezi olan Kırşehirli Ahi Evran arasında düşmanlık bulunmaktaydı. Bu düşmanlık, Mevlânâ Celâleddin’in şeyhi Şems-i Tebrîzî’nin katliyle(1247)ilişkilidir.”
İşte tamda bu zorlu ve buhranlı karanlık zamanlarda Uç bölgelere göç etmek zorunda kalan Türkmen dervişlerinin, Babailerin ve Ahilerin önemli bir kısmı, Osmanlı Devleti’nin kuruluş sürecine katkıda bulunacaktır.
Hem Babailerin hem de Ahilerin, beylik ve giderek devlet haline gelen Osmanlı yapısı içinde faaliyetlerinden ve üstlendikleri ciddi rollerden söz etmek mümkündür. Bu anlamda Babailerin Osmanlı Beyliği’nin kuruluşundaki etkisi yadsınamaz. Nitekim Baba İlyas’ın çeşitli kuşaklardan torunu olan Osmanı tarihi yazarı Âşıkpaşazade ve onun damadı Seyyid Velâyet ile bu etki Osmanlı coğrafyasında sürmüştür.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin çökmesi ve bir uç beyliği üzerinden Osmanlı Devleti’nin doğmaya başlaması süreci, doğrudan doğruya Doğu ve Orta Anadolu’da yaşayan Türkmen aşiretlerinin, Moğol baskısından uzak olan batı bölgelerine göç etmesiyle bağlantılıdır
Hem Babailerin hem de Ahilerin, beylik ve giderek devlet haline gelen Osmanlı yapısı içinde faaliyetlerinden ve üstlendikleri ciddi rollerden söz etmek mümkündür.
KARAMAN, DENİZLİ, NİĞDE VE KIRŞEHİR’DEKİ TÜRKMEN HAREKETLERİNİN VARLIĞI OSMANLI DEVLETİ’Nİ ORTAYA ÇIKARTAN CİDDİ BİR TEMEL OLMUŞTUR
Osmanlı’nın ilk kuruluş yıllarında bunların ileri gelenlerinin birçoğu savaşlara katılmış ve “Alperenler” diye anılmıştır ki söz konusu Alperenler Ahilik örgütlenmesiyle de alakalıdır.
Öldürülünceye kadar Moğol istilasına ve Moğol-Selçuk işbirliğinde ifadesini bulan yönetime karşı mücadele eden “Ahi Evran’ın mücadele azmi “ve de Karaman, Denizli, Niğde ve Kırşehir’deki Türkmen hareketlerinin varlığı Osmanlı Devleti’ni ortaya çıkartan ciddi bir temel olmuştur
Âşık Paşa oğlunun “duaları makbul ve kerametleri zâhir olmuş azizler” dediği bu kimseler Osmanlı ile Anadolu’yu birbirine bağlayan yegâne köprüdür. Sufî zümreler ya da dervişlerin Osmanlı Beyliği’nin teşkilinde ciddi rol üstlendikleri görülür. Ahi Şeyh Edebâli’nin da kızını Osman Bey’e vererek oluşturduğu akrabalık bağı bu şeyhin gerek dini, gerekse siyasi itibarını güçlendirdiği görülmektedir Bir vefai olan Ahi Şeyh Edebâli, kuruluş dönemiyle adeta et-tırnaktır. Kumral Abdal, Geyikli Baba, Emir Sultan, Abdal Musa, Abdal Mehmet, Somuncu Baba gibi şahsiyetlerde kuruluş döneminde öne çıktığı gibi Dursun Bey gibi devletin ilk bağımsızlık hutbesini okuyan fakıhlar ise imamlık görevi ifa ettiklerinden genellikle işin dini ayağıdır.
Bu kuruluş yıllarında Osman Bey’in etrafında toplanan zümrelerden Ahiler dikkat çeker. Kaynaklarda Ahi Şemseddin, Ahi Şeyh Edebâli’nin kardeşi, Ahi Hasan’da yiyeni olarak gösterilir
BABAİ TÜRKMEN TABANININ EN YOĞUN OLDUĞU BÖLGE KIRŞEHİR VE ÇEVRESİDİR
Hacı Bektaş’ın kardeşi Menteş’in de öldürüldüğü zorlu dönemlerde, Babai İsyanı’nın hemen ardından Kırşehir yöresini yerleşim alanı olarak seçmesi kesinlikle tesadüf değildir. Nitekim bölgeye yalnızca Hacı Bektaş yerleşmemiştir. Baba İlyas’a bağlı olan Şeyh Edebâli ile Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa da Kırşehir’de faaliyet göstermeye başlamıştır. Âşık Paşa’nın babası olan Muhlis Paşa’nın, Karamanoğulları’nın siyasi gelişiminde önemli bir rol oynadığı bilinmektedir.
BABA İLYAS HALİFESİ AHİ ŞEYH EDEBÂLİ
Aşıkpaşazade, Osman Gazi zamanında ulemadan Dursun Faki’yi dervişlerden de Baba Muhlis’i, Osman Gazi’nin kayınatası Şeyh Edebâli’yi ve de Ahi Hasan’ı kerametleri olan duaları makbul azizler olarak gösterir.[2]
Ahi Hasan dâhil o dönemsel süreçler içinde ve sonrasında Ahilerin, özellikle de Ahi Şeyhleri ve ileri gelenlerinin (dönemin tarikat silsilelerinde birbirine akraba oldukları bilindiğinden) gerek Ankara Ahi Cumhuriyeti’nin kurucuları olan Ahi Serafeddin ve Ahi Hüseyin Efendilerin, gerekse daha ileri uçlara giderek Ahi Şeyh Edebâli çevresinde görülen Osman Bey’in seferlerine katılan, Osman Bey öldükten sonrada mirasın bölüşümünde hazır bulunan Ahilerle Ahi Evran’ın ilişkileri nedir nedir?
En önemlisi Ahi Evran ve Ahi Şeyh Edebâli akrabalığı varsa ne boyutta vardır? Bunda merakımız Osmanlının kuruluş sürecinde Babailerin ve Ahilerin rolüne ilişkin bilinmesine rağmen daha bir farklı pencere açılacağına dair düşüncelerimizdir.[3]
AHİ ŞEYH EDEBÂLİ; BABA İLYAS’IN ÖĞRENCİLERİNDEN VE HALİFELERİNDENDİR.
Kırşehir tarihi üzerine yoğunlaşan Prof. Dr. Mehmet Fatih Köksal, “Osman Gazi’nin kayınbabası Şeyh Edebâli’nin, aslında Kırşehir’in İnaç Köyü’nden olduğu ve sonradan Kırıkkale Balışeyh’e yerleştiğine dair belgeler bugün elimizdedir,” diyerek, özellikle Hacı Bektaş, Şeyh Edebâli ve Ahi Evran arasındaki yakınlıklara dair kaynakların peyderpey ortaya çıktığına dikkat çeker.
Bilindiği üzere Menâkıbnâmeye göre, Şeyh Edebâli; Baba İlyas’ın öğrencilerinden ve halifelerindendir. Babai ayaklanmasından sonra takibe uğrayan, batıya göç ederek uçlara sığınan birçok Babai dervişi arasında yer almıştır. Çeşitli kaynaklarda yalnızca “Ahi şeyhi ve Osman Gazi’nin kayınpederi” olarak anılan Şeyh Edebâli’nin, Hacı Bektaş gibi Babai olduğu anlaşılmaktadır. Her ikisi de Baba İlyas’ın halifeleri arasında yer alır. Hacı Bektaş Veli’nin, Baba İlyas’a mensubiyeti konusunda Eflâkî, “Hacı Bektaş’ın Baba İlyas’a yahut başka bir deyişle Baba Resul’e bağlılığını açıkladığını” belirtir. Baba İlyas’ın torunu ve Aşık Paşa’nın oğlu bulunan Elvan Çelebi de bu bilgiyi teyit eder.
Elvan Çelebi, aşağıdaki beyitlerle hem Hacı Bektaş’ın hem de Şeyh Edebâli’nin Baba İlyas’ın halifeleri arasında yer aldığını açık biçimde ifade eder:
“Hacı Bektaş şol sebebden hiç
Göze almadı tâc-ı sultanı
Edebali ve bundağı huddâm
Gördüler Hacı’dan bu seyrâni”[4] (v. 113 b)
Ahmet Yaşar Ocak, Elvan Çelebi’nin beyitlerine atıfla, şimdiye dek yalnızca ünlü bir “Ahi şeyhi ve Osman Gazi’nin kayınpederi olarak bilinen Şeyh Edebâli”nin de Baba İlyas’ın halifesi olduğunun ima edildiğine ve onun gibi bazı isimlerin isyana katılmayarak selamete eriştiklerinin dile getiriliyor olmasının önemine dikkat çeker ve şu değerlendirmeyi yapar:
“Edebâli’nin Baba İlyas ile ilişkisi kronolojik olarak mümkün görünmekle birlikte, onu konu alan kaynaklarda bu duruma dair herhangi bir kayıt yer almaz. Ancak Tâcu’l-Ârifîn Seyyid Ebü’l-Vefâ Bağdâdî’nin menâkıbnâmesinin Türkçe tercümesinde geçen bir ifadede şöyle denir: ‘Osman Gazi tâbe serâhu hazretlerinin kavmi içinde, Hazret-i Tâcu’l-Ârifîn Seyyid Ebü’l-Vefâ kuddise sırruh hulefâsından bir aziz var idi… Hazret-i Şeyh Edebâli derlerdi.’ Elvan Çelebi’nin sözlerini destekleyen bu ifade, Edebâli’nin Baba İlyas’ın halifesi olma ihtimalini güçlendirir.”[5]
Son dönemde, Hacı Bektaş, Şeyh Edebâli ve Ahi Evran’ın yakınlıklarına dair kaynak taramaları yalnızca Mehmet Fatih Köksal’ın çalışmalarıyla sınırlı kalmamıştır. Baki Yaşa Altınok da “Yeni Vesikalara Göre Yunus Emre’nin Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Şeyh Edebâli ile İlişkisi” başlıklı makalesiyle[6] tartışmalara katkı sunmuştur. Baki Yaşa Altınok, Ahi Evran hakkında şu bilgiyi aktarır:
“1588 Milâdi yılında Kırşehir’de, Menâkıb-ı Ahi Evran-ı Velî adıyla 93 beyitlik manzum bir eser kaleme alan Süleyman bin Alaüddevle b. Abdullah’ın Menâkıb adlı eserinde, Ahi Evran, Hacı Bektaş, Şeyh Edebâli ve Yunus Emre’nin ülke meseleleri başta olmak üzere pek çok konuda birlikte hareket ettikleri görülmektedir.”
Altınok, söz konusu manzum eserden şu dizeleri aktarır:
Şol karındaşun Öyük’de kodı
Hacı Bekdeş idi kim erin adı. (Menâkıb nr. 38)
Gidem didi ol eri salmadılar
Her bir yanın yollarun bağladılar. (Menâkıb nr. 39)
Hem Ede Balı İnacü’l Gülşehri
Ol hüma olmuşdı Evran’ın yâri. (Menâkıb nr. 40)
Namına dirlerdi erin Balı Şeyh
Vardığı yire ad oldı Ballı Şeyh. (Menâkıb nr. 41)
Yunus bile anınla düşdi yola
Nice âhiyi buluben şâd ola. (Menâkıb nr. 42)
Hayli erin yolların bağladılar
Kor saçuben ciğerin dağladılar. (Menâkıb nr. 43)
Baki Yaşa Altınok Adı geçen bu manzum eserdeki bilgilerle Yunus’tan naklettiği şu dizeleri birlikte değerlendirir:
Ben bunda garib geldim, ben bu ilden bezerem Bu tutsaklık tuzağın, demi geldi üzerem.
Yetmiş iki millete, suçum budur Hak dedim Kırkı hiyânet durur, ya ben niçin kızaram. (Köprülü, 1991: 319; Toprak, 1966: 69).
Geldim uş yine varam, yine Rahman’ım bulam Sanurlar beni bunda, davara mala geldim.
Tuzaktayım ne gülem, ne haldeyim ne bilem Bir garipçe bülbülem, ötmeğe güle geldim.
Tuzağa düşen gülmez, âşık hiç rahat olmaz Kimse hâlimden bilmez, bir aceb ile geldim. (Köprülü, 1991: 318-319).
KIRŞEHİR CİVARINDA YAŞAYAN YUNUS EMRE DE GÖÇ ETMEK İSTEMİŞ FAKAT BUNA İZİN VERİLMEMİŞTİ.
Baki Yaşa Altınok’un, gerek “Menâkıb-ı Ahi Evran-ı Velî” adlı manzum eserden gerekse Yunus’un bazı dizelerinden verdiği örneklerle ulaştığı sonuç oldukça önemlidir.
Altınok’a göre, Şeyh Edebâli, o dönem Ankara yakınlarındaki, bugün Kırıkkale’ye bağlı Balışeyh’te bulunmaktaydı. Moğol otoritesinin bu bölgede zayıf olması, onu daha sakin bir yer olan batıya sorunsuz biçimde göç etmeye yöneltmişti.
MALYA OVASI MOĞALLARIN ASKERİ KARARGAHI
Kırşehir’deki Malya Ovası’nı askerî karargâh olarak kullanan Moğolların, bölge halkını sıkı takibe almasıyla birlikte, Kırşehir civarında yaşayan Yunus Emre de göç etmek istemiş fakat buna izin verilmemişti. Yunus Emre’nin Divanında; Bâyezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî, İbrahim Edhem, Veysel Karanî, Ma’rûf-i Kerhî, Şiblî gibi ilk dönem sûfîlerin adları birer, ikişer ya da üçer kez geçerken; kendisine daha yakın dönemde yaşamış mutasavvıflardan çok azının adına yer verilmiştir. Mevlânâ, Geyikli Baba, Necmeddîn-i Kübrâ, Ahmed-i Kebîr bu az sayıdaki isimler arasında yer alır. Şeyh Edebâli’nin soy kütüğü konusunda ciddi araştırmalarda bulunan Kamil Şahin Amasya-Saraçlar Camii’nin sol tarafında birkaç tane mezar taşı bulunduğunu, bu mezar taşlarından birisinde “Şeyh Edebâli ve Hayreddin Pasa soyundan, ölü Ali Pasazâde merhum Sadik Bey’in kerimesi ve Amasya Mal Müdürü ve bâcegân-ı Divân-ı Hümâyin’da yazı islerinde görevli memurlardan, Hacı Hüsnü Bey’in zevcesi (eşi) merhume Hâfize Hanim (ö.1265(1848)”diye yazıldığını belirterek Edebâli’nin soyundan gelenlerin bir kolunun da Amasya’da olduğunu söyler. Bilindiği gibi Amasya Babailerden Kırşehirli Âşık Paşa’nın dedesi Baba İlyas’ında ilidir.[7] Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa ismine Bilecik’te Şeyh Edebâli Türbesi’nde de rastlıyoruz. “Şeyh Edebâli Türbe kapısından içeri girince, sol tarafta ki kubbeli bölüm altında bulunan köşede yer alan 10 mezar üzerinde, yeni yazı ile Muhlis Paşa, Dursun Fakih, Molla Hattâbî Karahisarî gibi mutasavvıf ve âlimlerin isimlerin yazılı olduğu”[8] bilgisini çok önemsemek gerekir.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın verdiği bu şecerede, Şeyh Edebâli’nin soy kütüğüne ilaveten, tespit edilen vakfiye ve belgelerin incelemesi sonucu “Şeyh Edebâli’nin çocuklarının sayısınınım dört değil altı olduğunu tespit ettiklerini “belirten Selçuklu tarihçisi Kamil Şahin’in bu eklemelerle birlikte oluşturduğu “Şeyh Edebâli Soy Kütüğü “[9]
İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın sunduğu Şeyh Edebâli’nin soy kütüğüne göre de Ahi Şemseddin, Şeyh Edebali’nin kardeşi olup, bu kardeşinin oğlu da Ahi Hasan’dır.
Osmanlı Beyliğinin bu ilk devirlerinde Rumeli dâhil fetihleri ve fetihlerden ve de ele geçirdiği bölgelerin iskânında sağladıkları destekler nedeniyle bu dervişlere ihsanlarda bulunulmuştur ki Osman Bey’in Şeyh Edebâli’ye sunduğu imkânlar bu karşılıklı yararlılık zemininde gelişmiştir.
Şeyh Edebâli’; XIII. yüzyıl Anadolu’sunda özellikle Türkmen zümreleri arasında güçlü bir biçimde yaygın olduğu anlaşılan Vefâilik tarikatına mensuptu. Bu tarikatın önemi yakın zamanlara kadar anlaşılmış değildi. Ama yapısı itibariyle Yesevîlik’e çok benzeyen Vefâîlik’in, özellikle Şeyh Edebâli’nin Osmanlı Devleti’nin kuruluşundaki rolü hesaba katılırsa, çok önemli bir konumda bulunduğunu kabul etmek gerekir. XIII. yüzyılda Vefâilik de cisim bulan bu tarikat, Selçuklu merkezî yönetimine karşı Babaî ayaklanmasıyla verdiği uzun, yıpratıcı ve sonucunda başarısızlıkla biten mücadeleden sonra, ileri gelen mensupları, yeni kurulmakta olan çeşitli uç beyliklerinin topraklarına dağılmış olan babalar dervişler şeyhler tarafından korunmuş Türkmenler içinde önemini yitirmemişti. Sonrasında bunların ardından ikinci nesile mensup şahsiyetlerin etkisiyle XIV. yüzyıl başlarından ikinci yarısına kadar, Anadolu’da Vefâîlik’in derin etkisi görülür. Doğrudan doğruya Vefâîlik’in kurucusu Tâcül’l-Ârifîn Seyyid Ebu’l-Vefâ’n tarikatına mensup ve Baba İlyas’ın müridi olarak takdim eden Geyikli Baba yahut açıkça bu çevreye mensup oldukları zikredilen Hacı Bektaş-ı Velî, Şeyh Edebâli gibi şahsiyetlerle temsil bulan Vefâîlik, giderek Osmanoğulları sahasında, Bilecik ve havalisinde Şeyh Edebâli ve de Eretnaoğulları arazisinde, Mecitözü yakınlarında Elvan Çelebi ile iki ayrı merkezde temsil edilmiştir. Bu etki ve temsil alanına ek olarak, Vefâîlik; XIII. yüzyılın ikinci yarısından sonra Hacı Bektaş-1 Velî’nin Kırşehir Sulucakaraöyük ‘te önem kazanan zâviyesininde güçlü bir nüfuz alanına sahip olmuştu.[10]
OSMAN GAZİ’NİN, ŞEYH EDEBÂLİ’NİN KIZI MAL HATUN İLE EVLİLİĞİ
Bilecik Kozağaç köyü Başmaklık Vakıf Belgesi; Başbakanlık Osmanlı Arşivi Mühimme Defteri ile Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivi Defter-i Evkâf-1 Hüdavendigar 585. numaralı defterlerde kayıtlıdır. Osman Gazi’nin, Şeyh Edebâli’nin kızı Mal Hatun ile evli olduğunu göstermesi açısından önemli bir kaynak olarak değerlendirilmelidir.[11]
Şeyh Edebâli son zamanlarda kızı ve torunu Alaaddin’le birlikte Bilecik’te oturmuş. Bilecik’e bağlı Kozağaç köyünün öşür, hasılat ve bunların iyaşesi de kendilerine tahsis edilmiştir.[12]Şeyh Edebâli’nin kızı ve Osman Bey’in karısı Rabiya veya Bal Hatun, kendilerine verilen köyü tekkeye vakfetmiştir.[13]
Sapanca bölgesinde Süleyman Paşa, bir köprünün yapımı için topraklar vakfetmiş, yönetimine de Ahiler’i getirmiştir. Orhan’ın oğlunun anısına İznik’te yaptırdığı zaviye, Karaoğlan takma adını taşıyan Osman İbn Yusuf’ça yönetilir. Onun bir oğlu olan Ahi Mustafa da, yöneticilik görevini Babasının ölümünden sonra üstlenmiş, Orhan’ın kızı Hatice de Ahi Turca yararına bir zaviye yaptırmıştır. İbn Batû da Anadolu’yu dolaşırken Balıkesir’e, Gürle’ye ve Geyve’ye gelerek Mudurnu’da da Ahilerin baktıkları bir zaviyede kalmıştır.[14]
ORHAN BEY’İ BEYLİK MAKAMINA AHİLER GETİRMİŞTİR
Ahiler, Osmanlı toplumunun kuruluş döneminde işin bizzat içinde ve güçlü bir konumda olup, ölen Hükümdarın yerine kimin geçeceği noktasında da söz sahibi olmuşlardır. Nitekim Orhan Bey’i beylik makamına Ahiler getirmiştir.[15]
V1.Türk Tarih Kongresi’ne(1961) sunulan tebliğler arasında Hüseyin Kocabaş’ın; bir kısmı Bursa’da bulunan “Üçü gümüş, biri de bakır olan Orhan ve Alâüddin Beylere ait müşterek basılmış 4 sikke”üzerindeki tetkikleriyle, Osman Bey’in ölümünden sonra oğulları Orhan ve Alâüddin beylerin müşterek saltanat devrinin mevcudiyetini ispata yarayacak kâfi delil bulunduğunu belirttikten sonra, sonrasında o zamanlar Osmanlılar arasında nüfuz ve söz sahibi olan Ahîlerin müdahalesiyle, Beyliğe Orhan Bey’in getirildiğine dikkat çekerek şöyle der:
“Osman Bey’in vefati sıralarinda her iki oğlu Orhan ve Alâüddin Beyler Beyliğin idaresinde önemli mevkilerde bulunmalar1, Alâüddin Bey’in bazı kaynaklara göre yaşça büyük olması İslâmî Beylik ve Saltanat ananelerine göre ekber evladın Bey olmasını icap ettirmesi Alâüddin Bey’in Beyliğini tabiî hale getirmekte iken o zamanlar Osmanlılar arasında nüfuz ve söz sahibi olan Ahîlerin Alâüddin Bey’den daha cevval ve ateşli bir genç olduğu anlaşılan Orhan Bey’in tarafını tutmaları, kabile ulularını bu iki genci anlaştırarak müşterek bir beylik kurularak henüz teşekkül devresinde olan bir devleti ihtilâftan korudukları neticesine varılabilir”[16]
Şeyh Edebâli dönemine ışık tutan sikkelerden birincisi, Ertuğrul Gâzi oğlu Osman Gâzi’ye ait 724/1324 tarihli sikke olup, bu sikkenin fotoğrafı, Yapı Kredi Bankası tarafından,” Asya’dan Anadolu’ya Esen Rüzgâr” isimli eserde yayınlanmıştır. İkincisi de Sultan Orhan’ın 727/1326-27 tarihli bakır sikkesidir. Tarihçi Hayrullah Efendi de, Orhan Gazi’nin 727/1327 tarihli bir sikkesi bulunduğunu yazmıştır. Bu iki sikke, ilk Osmanlı dönemine ve Ahi Şeyh Edebâli’ye ilişkin ışık tutması bakımından önemli bir kaynaktır.[17]
Sultan Murat’ın en küçük kardeşi Mustafa’yı nasıl bertaraf ettiği noktasında Ahiler’le Sultan Murat işbirliğinin de alabildiğine somut ipuçları vardır. Şehzade Mustafa, Germiyanoğulları ve Karamanoğulları’nın desteği ile Bursa üzerine yürüdüğünde Ahiler’den Ahi Yakup[18] ve Ahi Kadem, şehzadenin lalası Şarapdar İlyas’la ilişkiye geçerek bu işten vazgeçmesini istemişler, Şarapdar İlyas, Ahiler’den aldığı armağanlarla bu isteği kabul ederek Şehzade Mustafa’yı Sultan Murat’a götürmüş, Şehzade Mustafa’nın “kardeşim bana kıyar” demesine rağmen Mustafa’yı Sultana teslim etmiş. Sultan da, cellada emir vererek Şehzade’yi öldürtmüştür.466
MEVLEVİLERLE AHİLER ARASINDA SÜREKLİ OLARAK ÇATIŞMA
Bir yandan yerli Bizans esnaf ve sanatkarlarıyla rekabet eden Ahiler, diğer yandan Moğol saldırılarına karşı meslek eğitimi yanında kılıç kullanma, ata binme ve atıcılık gibi alanlarıda kapsayan askeri eğitim de vermişlerdir. Nitekim Kayseri’nin Moğollar’a karşı savunmasında Ahiler’in ciddi bir güç olarak ortaya çıkışı, bu gerçeği doğrulamaktadır.
Büyük zenginlikleri elinde toplayan Mevlevilerle Ahiler arasında sürekli olarak çatışma hep mevcut olmuştur.
Anadolu Selçuklu Devleti Moğol kuşatması altında, kukla duruma düşünce Kuran’ı kaynak gösterip Moğol hanlarını destekleyen ve düzenin dinsel fetva ayağını oluşturan Mevlevi Sultan Veled vaktiyle Ahi Zanaatkârların cephesini kasdederek “Soyu olmayanlar yükselecek ve en önemli makamlar aşağı düzeyde kişilere verilecektir.” diyerek 1. Alaaddin Keykubat’ın bir düşünü yorumlamıştır ki aslında bu tedirginlik bile Ahilerin yüzünden Mevlevilerin zaafa uğratılması kaygısının ta kendisidir
Aslına bakılısa Ahiler; çeşitli Sanat dallarıyla ve zanaat’karlılıklarıyla feodal bir düzen içinde kaçınılımaz olarak gelişecek, üretim ve paylaşım ivmesi yönüyle, bir erken kapitalist gelişimin filizi ,dolayısıyla feodal sisteme karşı bir mücadele cephesi açmıştır.
Nitekim Ahiler feodaller’e karşı savaşım yürütürken Hrıstiyan zanaatçıları da yanına almışlardır. Daha önemlisi ayinleri sunnilikten kopan Ahilerin kişiliğinde Hristiyanlarda Ahileri ekonomik ve dinsel müttefik yakınlığı içinde görmüşlerdir.
Osmanlı kuruluş döneminin Türkmen aristokrasisi; Ahiler, Muharrip Gaziler, Alpler ve Türkmen kabilelerine dayanan Osmanlı Beyliği’nde “egemenlik unsurları” olmasına karşın, sonraları İslami nitelikte bir “Sultan” kimliği kazanılmasıyla Osmanlı padişahları her türlü siyasi gücü kendi ellerinde toplamışlardır.[19]
Osmanlı kuruluş yıllarında Anadolu’da yaygın bir şekilde rastlanan Heterodoks tarikatların siyasal üst yapı üzerinde ciddi bir etkileri bulunduğunu düşünmek gerekir. Ortaçağın bütün Türk-İslam devletlerinde görüldüğü gibi bir kapıkulu yaratmak çabasına girilmiş, bu kapıkulu beylik, imparatorluğa dönüştükçe kendi halkının geleneği, dili, kültürü ile değil, Osmanlı sarayıyla kaynaşmış, böylece Anadolu dokusunda başlangıçta egemen olan etkin güçler, saf dışı edilmiş, Türkmen aristokrasisinin de, Ahiler’in de ağırlıkları ve fonksiyonları ortadan kaldırılmıştır.[20]
CANDARLILARDA AHİ İDİ VE AHİ ŞEYH EDEBALİNİN AKRABASIYDILAR.
Ahiler’in Osmanlı devletinin kuruluşundan Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar vezirlikleri elde tuttukları, “Çandarlılar’ın da Ahi ve de Osman Bey’in kayınpederi Şeyh Edebâli’ye akraba olduğu” bilinmektedir.[21] Çandarlı Sadrazam İbrahim Paşa’nın eşi “Esfehan Şah Hatun” Şeyh Edebâlî kızıdır.[22]
Şeyh Edebâli’nin Ahî olduğunu gösteren belgelerin en eskilerinden birisi, Sultan Orhan Gazi’nin, 20-29 Rebiulâhir 749/19-27 Temmuz 1348 tarihli bir temliknamesidir. Temlikname; Orhan Gâzi oğulları Süleyman Paşa, Murad Bey (Sultan I. Murad Hüdavendigar), Halil Bey, İbrahim Bey ile Sultan Orhan’ın veziri Hacı Paşa’ya verdiği mülk dolaysıyla verilmiş bir temliknamedir. Sultan Orhan’ın orijinal tuğrasını ve o dönemin yazı üslubunu da taşımaktadır “Temliknamede, Sultan Orhan’ın Osman Gazi’nin oğlu olduğu” da kayıtlıdır.[23]
KIRŞEHİR ‘KIZILELMA’ ÜLKÜSÜNE EN ÖNDE YAKLAŞAN BİR KENTTİR
“Osmanlı Tarihinin Maddesi” adlı eserini henüz tamamlamadan önce Kırşehir Cezaevi’nde yatan, bu süre içinde sık sık idari izinle Kırşehir merkezini dolaşarak[24] Kırşehir tarihine ilgi duyan ve araştırmalar yapan Dr. Hikmet Kıvılcımlı, eserinde Kırşehir’e ilişkin olarak şu notları düşer:
“Osmanoğulları’nın kaçınılmaz başarıları daha başlamadan bütün kutsallıklar Osmanlılığın politik ve askercil örgütlenmesi uğruna ılgar ettiler. Bu ılgar edişin en büyük ve köklü iki sembolü Şeyh Edebâli ile Hacı Bektaş oldu. Bu iki adamın Osmanlı politika ve askerlik hayatında oynadıkları yaman rol önemsiz birer tesadüfmüş gibi konulur. Her insancıl olayda olduğu gibi burada da tarihcil Determinizm yüzdeyüz etkendir. Şeyh Edebâli’de Hacı Bektaş da Kırşehirli’dirler. Nitekim Türk dilini ilk güçlü savunan bilgin Ahmet, Kırşehri’de Anadolu’da Türk birlik ülküsünü şiirleştiren (sonra torunu ile ilk gerçekçi Osmanlı tarihini veren) Âşık Beşe de, bütün şehir üretmenlerinin kansız fütuhatına kucak açmalarını sağlayan Ahi Evran da hep Kırşehirli’dirler. Kırşehir gelişigüzel bir kasaba değildir. Anadolu’da Bizans’a karşı ilk serhat boyu olan Kızılırmak’ın Koçbaşı gibi batıya çıkıntılı yerinde ‘Kızılelma’ ülküsüne en önde yaklaşan bir kenttir. İlhanlı ve Selçuklu çöküşünden sonraki Türk dağınıklığına karşı ilk Türk’ün birlik çığlığını yükselten, birleştirici köy ve şehir örgütleşmelerini geliştiren bir ocak Kırşehir’dir. O tarihçil devrimler çağında sık sık buluşan ermiş üçler Kırşehir’de toplaşırlardı. Şehir üretmenlerinin örgütünün başı Ahi Evren ile Türk İlb’lerinin ‘ozan’ı Âşık Beşe, o zaman debbak ahilerinin çalıştıkları Kırşehir ırmağı boyunca buluşurlar, köy üretmenleri örgütünün başı Hacı Bektaş’ı beklerler, orada ‘yârenlik’ ederlerdi. Kırşehirli Şeyh Edebâli’nin Osman’a kızını verişi gibi, o kızın karnından çıkacak çınar ağacının bütün dünyayı kaplaması rüyası da, yorumu da Kızılırmak Serhadinden Sakarya Serhaddine gelişin mitolojisidir. Bugün gerçek mitolijiler gibi, o Osmanlı ‘rüyası’ da, yalnız tarih sezilerinden kaynak almıştır. Yoksa, o anacık babacık günlerinde kimin aklından eserdi Bursa’dan kalkıp da Kırşehir’in en ücra Suluca Karahöyük’ü önündeki Hacı Bekteş’in soluğundan yeniçeri ruhunu çıkartmak? Bütün Osmanlı orduları bu mitolojik gerçekliklerin hamuruyla yoğrulacaktır.”
MEŞHUR BİR RÜYA
Kırşehirli Şeyh Edebâli’nin Osman’a kızını verişini de konu eden, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Bey’e ilişkin olarak devletin kuruluşuyla bağlantılı anlatılan meşhur bir “rüya” vardır. Bu rüyada, “Osman Bey’in Şeyh Edebâli’yi gördüğü, bu şeyhin koynundan bir ayın doğduğu sonra bu ayın, kendi koynuna girdiği ve göbeğinden çıkan ağacın bütün dünyayı kapladığı” şeklindeki bir anlatıdır. Hemen tüm Osmanlı tarihi yazarlarınca konu edilegelen bu aynı rüya Oruç Bey Tarihi’nde “Osman Gazi’ye değil babası Ertuğrul Gazi’ye ithaf edilirken şeyhin koynundan doğan bu ay Ertuğrul’un koynuna girdikten sonra, göbeğinden çıkan ağacın gölgesinden dağlara çıkar.” Bu rüya’nın rivayet olarak Osman Gazi’nin ölümünden bir asır sonra on beşinci yüzyılda ortaya atılması imparatorluğa köktenci bir mit sağlayarak hanedanlığın sonraki başarılarına efsanevi bir gerekçe oluşturmak amacıyla yaratıldığından şüphe duyulmaz.
Bu anlatı, rivayette olsa (ki öyledir), gerek döneminin siyasî ve sosyal olayları yönüyle gerekse Ahi Şeyh Edebâli dâhil adı geçen dervişlerin ve Ahilerin, kuruluş sürecinin aktörleri olmasının görülmüş olması yönüyle önemlidir.
İlk Osmanlı tarihi yazarı, Baba İlyas’ın çeşitli kuşaklardan torunu Derviş Ahmet Aşıki (Aşıkpaşazade); Anadolu Türkçesi ile yazdığı, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan II. Bayezid’in ilk saltanat yıllarına kadar olan siyasî ve sosyal olayları anlattığı. Ünlü “Tevarihi Al-i Osman Aşıkpaşazade Tarihi ”eserinde bu rüyayı şöyle anlatılır:
“Osman Gazi dua etti ve bir müddet ağladı. Uykusu gelince yatıp, uyudu. Kendi aralarında kerameti açıkça görülen değerli bir şeyh vardı. Tüm halkın güvendiği bir kimseydi. Ancak dervişliği gönlündeydi Dünyalığı, nimeti, davarı çoktu. İlim sahibi ve aydınlık saçan bir kimseydi. Misafirhanesi hiç boş kalmazdı. Osman Gazide bu dervişe zaman zaman konuk olurdu. Osman Gazi rüyasında, bu azizin kuşağından bir ayın doğduğunu gelip kendi koynuna girdiğini gördü. Ay koynuna girince göbeğinden bir ağaç bitti, ağacın gölgesi tüm dünyayı kapladı, gölgesinin altında dağlar oluştu, bu dağların dibinden sular çıktı. Bu sulardan kimi içti, kimi bahçeler suladı, kimi çeşmeler akıttı. Osman Gazi uykudan uyanınca gelip, rüyasını şeyhe anlattı. Şeyh, ‘Oğul Osman, padişahlık sana ve senin nesline mübarek olsun. Kızım Malhûn Hatun senin helalin oldu’ deyip hemen nikâh kıyıverdi. Şeyh Edebâli Osman Gazi’nin düşünü tabir edip, padişah olacağını müjdelediğinde şeyhin yanında bir müridi vardı. Kumral Dede derlerdi. O derviş, ‘Ey Osman! Sana padişahlık verildi bize de şükrane gerek?’ dedi. Osman Gazi, ‘Ne zaman padişah olursam sana bir şehir veririm’ dedi. (Derviş, ‘Şehirden vazgeçtik bize su Köyceğiz yeter’ dedi. Osman Gazi de kabul etti.) O halde bize yazılı bir belge ver’ dedi. Osman Gazi, ‘Ben yazı yazmak bilir miyim ki benden yazılı belge istiyorsun! ’dedi ve ekledi, Ama atamdan bir kılıç kalmıştır nişan olarak sende dursun. Allah-u teâlâ bana padişahlık nasip ederse, benim neslimden gelecek olanlara nisan olarak bu kılıcı gösterirsin köyünü senden almazlar’ dedi. Şimdi dahi o kılıç Kumral Dede neslindedir. Osmanlı hanedanından padişah olan herkes o kılıcı ziyaret eder. Osman Gazi bu ta’biri duyunca himmet kılıcını sağlamca gönlüne bağladı. Bir gece sürdü, İnegöl’e vardı. Yanında Kulaca derler bir hisar vardı. Onu yağmalayıp ateşe verdi gece kâfirleri kırdı. Bu olay H.684/M.1285-86 yılında gerçekleşti. Osman Gazi’nin ilk fethi bu oldu.” (Derviş Ahmed Aşıki, Tevârîh-i Âl-i Osman (Âşıkpaşazâde), s. 42-43.
KIRŞEHİR ETRAFINDAKİ TÜM DÜZENSİZLİKLERE RAĞMEN ÜN YAPMIŞ ANADOLU’YU MAYALAYAN BARIŞÇI BİLGİNLER YÖNÜYLE ADETA BİR SIĞINAK YERİ DE OLMUŞTUR
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Kırşehir gelişigüzel bir kasaba değildir. Anadolu’da Bizans’a karşı ilk serhat boyu olan Kızılırmak’ın Koçbaşı gibi batıya çıkıntılı yerinde ‘Kızılelma’ ülküsüne en önde yaklaşan bir kenttir.” dediği Kırşehir için, bu şehri görerek ve yaşayarak şehrin tarihini yazan Alman bilim adam Walter Ruben’ de 13 yüzyılı kastederek “Kırşehir’in bu devirde bütün Türklüğün düşünsel olarak en hareketli, milli ve önemli şehirlerinden biri olduğu kesinlikle bir abartı değildir” Diyerek özetle şunları yazacaktır:
“Mengücoglu Muzaffereddin Kırşehir’de huzur içinde yaşamış Melikgazi Medresesi ve etrafında bir tekke, bir camii, kervansaray ve dükkânlarla dolu imaret yaptırmıştır. Süleyman Türkmani, burada Mevlevi tarikatını, bugün de bir mahallenin adı olan bir İmaret kurmuş. Kırşehir valisi bir medrese inşa ederek, şehirdeki en zengin vakıflarla desteklemiştir. Ahi Evran bazı maceralardan sonra Kırşehir’e gelmiş (Denizli’de, Konya ve Kayseri’de bulunmuş ve oradaki Kadı tarafından tabakhanesinden sürülmüş) ve siyasal çatışmaların en yoğun olduğu zamanda orta sınıfı soyguncu beylere karşı korumak üzere Türk Esnaf Dayanışması Teşkilatını kurmuştur. Âşık Paşa’nın babası olan Muhlis Paşa da zengin bir vakfiyesiyle buraya gelmiş. Hacı Bektaş da şehrin yakınlarına yerleşmiştir. Kırşehir’in bu devirde bütün Türklüğün düşünsel olarak en hareketli, milli ve önemli şehirlerinden biri olduğu kesinlikle bir abartı değildir. “[25]
Kırşehir ve çevresi, Türklerin kadim geleneklerinin İslami motiflerle harmanlanarak bugünkü Anadolu Aleviliğinin temellerinin atılması bakımından çok önemli bir bölgedir. XIII. ve XIV. yüzyılda tasavvufi cereyanlar Anadolu Selçuklu Devleti’nin son dönemi ve Osmanlı’nın kuruluş döneminde Türk toplum hayatında etkili olan dervişlerin inanç yapısının bazı farklılıklara rağmen temelde aynı değerlere sahip olduğunu göstermektedir. Anadolu Aleviliği Bugün de Orta Anadolu’da, özellikle Kırşehir ve çevresinde abdal adıyla bilinen Türkmen zümreleri artık Sünnileşmiş olsalar da Alevi-Bektaşi geleneklerinin önemli bir kısmını yaşatmaktadırlar.[26]
OSMANLI’NIN İLK YILLARINDA ANADOLU’DA GENİŞLEME POLİTİKALARININ SÜREÇLERİ İÇİNDE BEKTAŞİLER VE AHİLER ÇOK ÖNEMLİ KATKILAR SAĞLAMIŞLARDIR.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında Anadolu’da Ahi, Babai ve Mevlevi tarikatlarının mevcut beylikler üzerinde etkileri görülmüş, ama Osmanlı Beyliği üzerinde Ahiler’in ve Babailer’in etkisi olmuştur. Osmanlı Devleti’nin daha temeli atılırken Ahi Reisleri’nin nüfuzlarından iyiden iyiye yararlanılmıştır.[27]
Osman Gâzi, Şeyh Edebâli’nin kızı Mal Hatun ile evliliği sırasında Başmaklık olarak verdiği Bilecik-Kozağaç köyü vakıf belgesi Osman Gazi’nin, Şeyh Edebâli’nin kızı Mal Hatun ile evli olduğunu göstermesi açısından önemli bir kaynaktır. Yine Sultan Murad’ın 802/1399 tarihli bir Vakfiyesi; Şeyh Edebâli’den sonra Ahiliğin kime intikal ettiğinin tespiti konusunda değerli bilgiler vermesi yönüyle de sağlam bir kaynak belgedir. Şeyh Edebâli ye dair bir başka önemli belge de; Şeyh Edebâlî kızı Çandarlı Sadrazam İbrahim Paşa’nın eşi “Esfehan Şah Hatun” un Kudüs’te yaptırdığı bir medrese ile ilgili belgedir. Bu belge Esfehan Şâh Hatun‘un Şeyh Edebâli’nin kızı olduğunu göstermesi yönüyle son derece önemlidir. Şeyh Edebâli’nin kızı Şah Hatun’dan başka “Şeyh Mehmet Efendi” adında bir oğlu bulunduğunu da; Eskişehir odun pazarında’ki Şeyh Edebâli tekkesini’n türbesi içinde Şeyh Edebâli’nin değil oğlu şeyh Mehmet’in bulunmuş olmasıyla öğrenmiş oluyoruz. Şeyh Edebâli’nin Çandırlılarla akrabalığı sadece kızı “Esfehan Şah Hatun”u Çandarlı Sadrazam İbrahim Paşa’ya vermiş olmasından ibaret değildi. Şeyh Edebâli ikinci evliliğinden de Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa (ö,789/1387) ile de İznik Sultan Orhan Medresesi müderrisi Molla Taceddin Keredi’nin (Kerderi) (ö.14. yüzyıl) kızlarını almak suretiyle bacanak olmuşlardı.[28]
Prof. Dr Halil İnalcık “Osmanlı Beyliğinin Doğuşu” başlığıyla Osmanlı beyliğinin kurulduğu uç coğrafyaya atıfta bulunur. 1240’larda Selçuklu Devleti’ne karşı Baba İlyas etrafındaki Türkmen ayaklanmasına katılan Babai dervişleri Halil İnalcık’a göre, uçların en uzak noktalarına dolayısıyla Osmanlı topraklarına kaçıp sığınmışlardır. Tam da bu noktada, Anadoluda Moğollara ve Selçuk yönetimine karşı gelişen Türkmen hareketinin Osmanlının kuruluşunda oynadığı role dikkat çeker ve şöyle der:
“Bu Uc’larda daha 13. yüzyıl içinde, Denizli (Tonguzlu), Karahisar (Afyon), Kütahya, Kastamonu, Amasya, klâsik İslâm-Türk medeniyetinin yerleştiği merkezler olarak gelişmişti. Daha ileride dağlık bölgelerde yarı-göçebe savaşçı Türkmenler, çağdaş kaynaklardaki deyimiyle, Etrâk-i Uc, egemendi. Onlar, hinterlandda egemen olan Orta Doğu kozmopolit kültürün, gelişmiş bir şehir hayatının ve merkezî devlet siyasetinin etkisinden uzak idiler. Uclarda, dinsel yaşamda, dervişler ve Orta Asya Türk gelenekleri (Yeseviyye ve Babaiyye) egemendi. Orada savaşcı elemanlar, Alplar, Alp-erenler kendini İslâmî gazâya adamış, kutsal ganimetle yaşayan uc gazileri idi; dinsel yaşama, heterodoks dervişler, genel abdal adıyla tanınmış Türkmen babaları yön veriyordu.1261 tarihini, Anadolu’da Moğollara karşı geniş Türkmen hareketinin başlangıcı saymak yerindedir. Bu hareket, Türkmen beyliklerinin, bu arada Osmanlı beyliğinin kuruluşu sürecini başlatmıştır. Bu tarihten başlıyarak Anadolu iki siyasi bölgeye ayrılmıştır. Biri İran İlhanlı Moğol Devleti’nin ve onların kuklası Selçuklu Sultanların egemen olduğu doğu kısmı, öteki uc Türkmenlerinin egemen olduğu batı kesiti. Selçuk batı sınır bölgesinde kurulmuş Eşref oğulları, Hamid oğulları, Sahib Ata oğulları, Germiyan (Alişir) oğulları ve Çoban oğulları (Kastamonu) ve Selçuklu sınırları ötesinde Bizans toprakları üzerinde fetihle kurulmuş batı uç beylikleri (Menteşe, Aydın, Saruhan, Karesi ve Osmanlı beylikleri) Türkmen egemenliğinde yarı bağımsız Anadolu’yu temsil ediyordu. Orta Toroslar bölgesinde Kilikya-Çukurova’da küçük Ermenistan’a karşı Memlûk sultanları ile beraber sürekli gaza yapan Karaman Türkmenlerinin Konya’ya karşı ilk saldırıları 1261 yılına rastlar. Aynı yılda Selçuklu sultanı II. İzzeddin Kevkâvûs, Moğolların destek verdiği rakibi karşısında yenilerek yandaşları ile birlikte, uc Türkmenleri yanına sığındı ve sonunda Bizans’a kaçmak zorunda kaldı. Keykâvûs’un batıya kaçışı ile ilgili bir olay, Balkan tarihi ve Balkanlar’da İslâmlaşma ile yakından ilgilidir. Baba Saltuk, Batı’ya göçen babaîlerdendir.”
Bu dönemlerde halkın arasında onlarla birlik olan Türkmen babalarının tüm Anadoluda ve özelllikle uç halklar içinde çok etkin olduklarından şüphe edilmez. Türkçe konuşan dışsal islam örtüsü altında islam öncesi ananelerini de titizlikle koruyan, bir kısmı gezginci ozanlık dahi yapan Bu “baba”lar Orta Asya’dan Harezm’den ve Horasandan gelen bu mistik dervişler olup Türkistan’ın 12 yüzyıl büyük âlimi Ahmet Yesevi’nin izleyicileriydiler ve saygınlıkları çok büyüktü. Zaten “baba” adı bugünkü anlamda saygıda kusur edilmeyen “baba” anlamına gelmekle birlikte bir dinsel bir saygı işaretiydi de… Baba İlyas, Baba İshak gibi babai önderlerinden sonra “baba”adı giderek Bektaşi şeyhleri ve büyükleri içinde kullanılır olmuştur.[29]
OSMANLILAR, BABAİLER’DEN KALAN DİNİ VE SİYASİ GÜÇLERDEN YARARLANARAK DERVİŞLERİ FETİHLERDE KULLANMIŞLARDIR
Fuat Köprülü‘ye göre de;
“Anadolu Abdalları, (Abdalan-ı Rum) da Babailik cereyanının daha sonraki görünüşünden başka bir şey olmayıp, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, gaziler (veya alp-erenler), ahîler ve bâciyân-ı Rum ile birlikte büyük hizmetleri görülen dördüncü sosyal zümreydi. Abdalân-ı Rum, zaten Aşıkpaşazâde’nin sözünü ettiği heterodoks (Râfizî) dervişleriydiler. Osmanlılar, Babailer’den kalan dini ve siyasi güçlerden yararlanarak dervişleri fetihlerde kullanmışlardır.”
Osmanlı kuvvetleri arasında Bektaşiler ve Hacı Bektaş’ın müridleri de bulunmaktaydı. Birçok Bektaşi dervişi Sultanların yanında fetihlere iştirak ederek gazi oldular. Osmangazi’nin kayınbabası olan Şeyh Edebâli önemli ve de varlıklı bir kişiydi. Aynı zamanda Ahiyan Loncası’nın etkili bir üyesiydi. Edebâli, gençliğinde Baba İlyas’ın müridi olmuştu. Baba İlyas’ın bir müridi de Hacı Bektaş’tı. Her ikisi de Babai İsyanı’na iştirak etmişler, isyandan kurtulup seyyah hayat sürmüşlerdir. Fethedilen yerlerin yeniden inşası ve işletilmesi gerektiğinden dervişler buralarda düzenleyici görev üslenmişler, hoşgörülü ve uzlaştırıcı bir davranış içinde olmuşlardır. Bu kolonizatör dervişler, çoğu zaman Bektaşi tarikatına bağlıydılar ya da Bektaşiler’e yakın olan Ahi ve Abdal gruplarındandılar.”[30]
HACI BEKTAŞ DERGAHI KİTABELERİNDE AHİLER
Hacı Bektaş dergâhı meydan evi kapısında bulunan kitabede “Melik-i Meşayih sülâle-til Evliya Ahi Murat” tabirinin geçişi Osmanoğulları’nın Ahiler’le Bektaşiler’i kazanmaya yönelik çabalarının büyük bir işaretidir. Ahi Evran’la Hacı Bektaş ilişkilerini gözler önüne sermektedir.
Hacıbektaş dergâhının en eski ve en önemli kitabesi olarak nitelenen Meydanevinin kapısı üzerindeki kitabede bu dergâhın “Evliya Soyu Ahi Murat tarafından yaptırıldığı” yazılıdır. Bu kitabeyi tercüme eden H.Baki Kunter[31] “Topkapı Sarayı Müzesi eski müdürü B. Tahsin Öz’ün Tarihi Vesikalar Dergisinin 4. Sayısında yayınladığı 1. Murat’ın ahiliğini gösteren vesika ile bu kitabedeki Ahi Murat karşılaştırmasını araştırmacıların bilgilerine“ bırakırken kitabenin tercümesini sunar
“Rahmani Rahim olan Tanrının adıyla başladım. Devleti daim olsun bu imareti meşayihin melik, evliya soyu-hin meliki, evliya soyu Ahi Murad yedi yüz altmış dokuz senesi ramazanı Mübarekinden arife günü yaptı.”
HACI BEKTAŞ-I VELÎ’NİN AHİLERLE TÜM AHİLERİN ŞEYHİ AHİ EVRAN İLE DAİMA SOHBET LERİ
Hacı Bektaş-ı Velî’nin Ahilerle tüm Ahilerin şeyhi Ahi Evran ile daima sohbet ve temaslarda bulunduğu Velâyet-nâme’nin mısralarına şöyle dökülür:
Nakleder ol kân-u eltaf-u kerem
Hacıbektaş-ı veleiy-yi muhterem
Kırşehri’de Ahievran ile
Oturup sohbet ederlerdi bile
Kırşehri’de neki var hâs u âm Kıldı istikbâl hünkârı tamam
Kırşehirli Şeyh Edebalî’nin kızı ile Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in evliliği Osmanoğulları’nın Ahiler’in etkinliğinden faydalanmaları için somut şartlar oluşturmuştur. Ahiler’in, Hacı Bektaş tekkesi ile olan sıkı ilişkileri de düşünüldüğünde, bu evlilik Osmanlı ile Hacı Bektaş tekkesinin ilişkilerini de olumlu yönde etkilemiş ve geliştirmiştir. Nitekim I.Murat döneminde 1363 yılında Sultana hizmet etmek üzere Hristiyanlar’dan seçilen disiplinli ve seçkin bir piyade gücü olarak kurulan yeniçeri ocağının piri Hacı Bektaş sayılmıştır.
ŞEYH EDABALİ BABA İLYAS’IN ÖĞRENCİLERİNDEN OLUP AYNI ZAMANDA HALİFESİDİR
Baba İlyas’ın mağlûbiyetinden sonra, isyana iştirâk eden müritleri ve taraftarları, Orta ve Şarki Ānadolu’da şiddetli takibata uğradılar. Tazyik gören Babailerin ekseriyeti uçlara sığınmışlardı..432
Menakıbnameye göre Şeyh Edabali Baba İlyas’ın öğrencilerinden olup aynı zamanda halifesidir. Babai ayaklanmasından sonra takibe uğrayan ve göç ederek uca sığınan çok sayıda Babai dervişi gibi oda batıya gelenlerdendir. Genellikle göç sırasında Sultanönü ucuna gelenlerden medrese eğitimi almış olanlar Mahruse-i Sultanyükü/ Eskişehir’de kalmış, dede ve babalar kendilerine mensup Türkmenlerle Eskişehir-Kütahya arasında yer alan Türkmen Dağı’nın kuytu köşelerdeki köylere yerleşmişlerdir ki, Şeyh Edebâli’nin Babai çevresine dâhil olması kuvvetle muhtemeldir. Kırşehir Emiri Caca’nın hareketi sırasında uçlara ve batıya kaçanlardan birinin de Şeyh Edebâli olduğuna yönelik kimi yazarların dillendirdiği iddiaların tetkik edilmesi kanımızca son derece önem taşır.
Yeniçeri ocağının Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra kurulduğu düşünüldüğünde, Osmanlılar’la Bektaşiler’in ilişkilerinin Hacı Bektaş tekkesi düzeyinde sürdürüldüğü görülür. Aşıkpaşazade’ye göre de “Hacı Bektaş Osmanlı hanedanlarından hiç kimse ile konuşmamıştır.”[32] Fuat Köprülüye göre de :“Osmanlı Hükümdarı ile Hacı Bektaş münasebeti meselesinin sonradan uydurulduğu muhakkaktır.”[33]
. Son zamanda bu tartışmalara M Fatih Köksal’ın “Hacı Bektaş’ın ölüm tarihi veya dönemine dair, tespit edilebilen en eski kaynaklardan konu üzerine kayda değer çalışmalar yapan günümüz araştırmacılarının değerlendirme ve öngörülerine kadar, ulaşabildiğimiz bütün bilgi, belge ve bulguların bir envanterini çıkararak” katıldığı görülüyor. [34]
“OSMAN BEY, DEVLETİNİ, HACI BEKTAŞ, AHİ EVRAN VE ŞEYH EDEBÂLİ’NİN ‘HİMMET’LERİYLE KURMUŞTUR.”
Prof. Dr. Mehmet Fatih Köksal “Üsküdarlı Hâşim Baba” olarak tanınan Celvetî ve Bektaşî şeyhi Mustafa Hâşim Efendi’nin (1717-1782) “Ankâ-yı Maşrık” adlı eserinde, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna dair başka kaynaklarda yer almayan ilginç bilgileri ihtiva ettiğini söyleyerek bu eser bağlamında ciddi değerlendirmelerde bulunarak; “Bu eserde Hâşim Baba’ya göre Osman Bey, devletini gücüyle veya başka etkenlerle değil, Hacı Bektaş, Ahi Evran ve Şeyh Edebâli’nin “himmet”leriyle kurmuştur. Bu açıdan bakılınca Ankâ-yı Maşrık’ı Bektaşîlerin devletin tesisindeki rolünün bir nevi kutsandığı bir metin olarak tanımlamak da mümkündür.” der.
Mehmet Fatih Köksal burada da “Osman Gazi’ye kızını veren Şeyh Edebâli’nin Osman Gazi’yle görüşmesine dair hemen bütün kaynaklarda ittifak olduğunu. Hacı Bektaş’la Ahi Evran arasında yakın bağlar nedeniyle defalarca bir araya geldikleri hususunun, başta Vilayetnâme olmak üzere pek çok kaynakta dile getirildiğini hatırlatarak, çok önemsediği “Hacı Bektaş-ı Velî ve Ahi Evran-ı Velî’nin yaşadıkları dönem itibarıyla Osman Gazi’yle görüşmelerinin mümkün olup olamayacağı hususu” nu sorgular.
“Kronolojik olarak Böyle bir buluşmanın mümkün olduğunu” da belirten Köksal, Hacı Bektaş, Ahi Evran ve Şeyh Edebâli’nin “tanış olmanın ötesinde dost olduklarını” belgeleyen XVI. yüzyılda kaleme alındığı söylenen ve bilinen tek nüshasının Baki Yaşa Altınok’un elinde bulunan “Menâkıb-ı Ahi Evran” adlı 93 beyitlik kısa Mesnevi’yi gösterir.“Menâkıb-ı Ahi Evran” adlı eserde “Ahi Evran’ın yakın dostları olarak Baba İshak (Kefersudî), Hacı Bektaş ve Şeyh Edebâli’nin” adları anılarak, Ahi Evran’ın Hacı Bektaş ve Şeyh Edebâli ile “karındaş ve yâr” denilecek derecede yakınlıklarının konu edildiğine dikkat çeken Mehmet Fatih Köksal’da bu eserden şu önemli beyitleri aktarır:[35]
Bir hemdemi var key Kefersudî
Firâr idüp âlemi cenge kodı
Şol karındaşın Öyük’de kodı
Hacı Bekdeş idi kim erin adı
Hem Ede Balu İnacü’l-Gülşehri Ol hüma olmuşdı Evran’ın yâri

BOZKIRIN HAFIZASI İnanç-İsyan-İktidar” adlı kitabımda mevcuttur
KAYNAKLAR VE DİPNOTLAR
[1] Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-II / Seçme Eserleri – VII, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019, s. 230.
[2] Atsız, Aşık Paşaoğlu Tarihi, s. 163.
[3] Nitekim benzer merak ve araştırma aşkı ilk Kırşehir Tarihi Yazarı Cevat Hakkı Tarım’ da da fazlasıyla oluşmuş ve söyle bir sorgulama içine girmiştir: “Ahi Mahmud: Secerecilerin yarattığı muhayyel Ahi Mahmud ‘la menakıbı birbirine karıştırılan ve uzun maceralardan sonra H. 830 yılında Kırşehri Nami diğer Gülşehir’de kâr hanesini kuran, 876 tarihli Ahi Sinan icazetnamesine göre bu tarihlerde sağ olduğu anlaşılan Ahi Mahmud, acaba, Kırşehirli bir Ahi Babası olan Osman Bey’in kaynatası Edebâli’nin oğlu Şeyh Mahmud mudur? Edebâli’nin H. 727 yıllarında Bursa kadısı olan Şemseddin Ahmed adında da bir oğlu vardır. 741 H. 1340 M. tarihlerinde vezir olan Nizameddin Ahmed Paşa da Şeyh Mahmud ‘un oğludur. Gene tarihlerin haber verdiğine göre Edebâli ailesine mensup Şemseddin oğlu Ahi Hasan adında da bir zat mevcuttur. Aradaki bir asırlık tarih ve zaman genişliğine bakarak Kırşehir’de medfun Ahi Mahmud ‘un Edebâli’nin oğlu olduğunu kabul etmesek bile türbeyi tamir ettiren Ahmed veyahut Seydi oğlu Hasan, Şemsi oğlu Hasan ve binnetice Ahi Mahmud ‘un Edebâli ailesine mensubiyetleri kavî bir ihtimal dâhilindedir. İleride ele geçecek vesikalar bu karışık düğümleri çözecektir.” (Tarım, Tarihte Kırşehri-Gülşehri Babailer, Ahiler, Bektaşiler, s. 82-83.)
[4] Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasıbi’l-Ünsiyye, s. LXVI.
[5] Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasıbi’l-Ünsiyye, s. LXVI-LXVII.
[6] Söz konusu makale için Bkz: Altınok, “Yeni Vesikalara Göre Yunus Emre’nin Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Şeyh Ede Balı İle İlişkisi”, s. 238.)
[7] Şahin, Şeyh Edebâlî [1206-1326], s. 25.
[8] Baha Tanman’ın Diyanet İslam Ansiklopedisindeki “Edebâli Zaviyesi” başlıklı makalesine atıf yapan Kamil Şahin “Kabirlerin üzerinde ‘yazılı orijinal bir mezar taşı kitabe’ olmadığından, Şeyh Edebâli dışında kime ait oldukları konusunda kesin bir şey söylenemiyor” dese de bugünkü yazıyla da olsa Muhlis Paşa adı durduk yere yazılmamış olsa gerek. (Bkz: Şahin, Şeyh Edebâlî [1206-1326], s. 67.)
[9] Şahin, Şeyh Edebâlî [1206-1326], s. 18.
[10] Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasıbi’l-Ünsiyye, s. XXVI-XXVII.
[11] Şahin, Şeyh Edebâlî [1206-1326], s. 4.
[12] Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, C. 1, s. 261.
[13] Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, C. 1, 561.
[14] Mantran, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, C. 1, s. 37-38.
[15] Ateş, Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı, s. 138.
[16] Hüseyin Kocabaş, “Orhan ve Alâüddin Beylere Ait Müşterek Basılmış Sikkeler”, Türk Tarih Kongresi 20-26 Ekim 1961, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1967, s. 523-524.
[17] Şahin, Şeyh Edebâlî [1206-1326], s. 6.
[18] Hemen belirteyimki burada sultan Murat zamanında adı geçen “Ahi Yakup” adına Ankara’da yapılmış “Ahi Yakup Mescidi” bulunmaktadır. Halim Baki Kunter “kitabelerimiz” adlı eserinin Ankara Kitabeleri başlığı altında Ahi Yakup Mescidi nin kitabesini yayınlayarak,” Mescidi 794 yılında Ahi Sinan oğlu, Ahi Çelebi’nin oğlu Ahi Yakup imar etti.. Bundan evvel de Ahi Suca, Ahi Halil, Ahi Ali, Ahi Şerefüddin ve Ahi Yakup imar etmişti. Sonra her yılda mahsülün onda birinden imam için elli, müezzin yirmi ve kandil yağı içinde otuz dirhem verilmesi kararlaştırıldı.” şeklinde not düşmüştür. (Bkz. Kunter, “Kitâbelerimiz”, s. 436-437.) 466 Atsız, Aşık Paşaoğlu Tarihi, s. 85-86.
[19] Ateş, Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı, s. 162-163.
[20] Ateş, Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı, s. 172.
[21] Ateş, Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı, s. 138.
[22] Şahin, Şeyh Edebâlî [1206-1326], s. 5.
[23] Şahin, Şeyh Edebâlî [1206-1326], s. 3-4.
[24] Yazarın Notu: Kendisinin Kırşehir’in ilçe yapılması başta olmak üzere yayınlanan Hatıratına da editörlük yaptığım 1957-1960 yılları arasında Kırşehir Milletvekilliği yapan Av. Hayri Çopuroğlu, Dr. H. Kıvılcımlı ile Kırşehir cezaevinde yattığı sırada, Savcılıktan izin alarak şehirde Kılıçözü Çayı boyunca haftada bir görüştüklerini aktarmıştı… Hayri Çopuroğlu, Siyasal sosyal kültürel tarih üzerine şehrin münevverleri ile birlikte sık sık sohbet ettiklerini ve aralarında iyi bir dostluk oluştuğunu, Kırşehir Tarihine ilişkin sürekli notlar aldığını da bana aktarmıştır ki nitekim Kıvılcımlı’nın 2 ciltlik “Osmanlı Tarihinin
[25] Ruben, İç Anadolu’da Küçük Bir Eskiçağ Şehri: Kırşehir, s. 26-27.
[26] Dilara Altaş, “Anadolu Aleviliğinin Teşekkülünde Mucur ve Çevresinin Rolü”, Tigin Analitik Sosyal Bilimler Dergisi, C. 1, S. 2, 2023, s. 7.
[27] Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi, Görsel Yayınları, C. 4, s. 729.
[28] Şahin, Şeyh Edebâlî [1206-1326], s.3-5, 17.
[29] Birge, Bektaşilik Tarihi, s. 33-34. 426 Köprülü, “Abdal: Edebiyat”, s. 61.
[30] Irene Melikof, ““Bektaşiler ve İlk Osmanlılar”, Yol−Bilim, Kültür Araştırma Dergisi, S. 4, s. 2-4.
[31] Halim Baki Kunter, “Kitâbelerimiz” başlıklı çalışmasında 1 tanesi Hacı Bektaş dergâhı olmak üzere Kırşehri’nde 15 muhtelif eserlere ait kitabeleri resimleriyle okunuşlarıyla birlikte, Arapca, Farsca olanların tümü çevrilerek ilk defa yayınlamıştır ki bunların içinde bulunabilen tüm Ahi Kitabeleri de yer almıştır. 429 Kunter, “Kitâbelerimiz”, s. 432.
[32] Derviş Ahmed Aşıki, Tevârîh-i Âl-i Osman (Âşıkpaşazâde), s. 319-320.
[33] Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, C. 2, s. 504.
[34] Tamda bu konuda “Hacı Bektaş Veli’nin Ölüm Tarihi Hakkında” başlığıyla önemli bir makale kaleme alan Mehmet Fatih Köksal bu tartışmalar ilişkin özetle şöyle der: “Genel kabul gören tarih’olarak ifade ettiğimiz 669 hicrî tarihinin üzerinde çok durmamız, bu tarihin doğru olmadığına dair bir peşin kabulün sonucu değil, bu tarihi neredeyse kesin bir tarih gibi gösterenlerin sundukları delillerin yeterince inandırıcı olmaması dolayısıyladır. Başta Âşıkpaşazâde olmak üzere, Osmanlı beyleriyle Hacı Bektaş’ın görüşmesini kabullenmeyen müverrihlerin, bu buluşmaya itirazlarının kronolojik noktada olmamasının altını bir kez daha önemle çizmek gerekir. Sıhhatine güvenilir tarihî verilerin bulunmadığı, biyografik kaynakların yetersiz kaldığı durumda menkıbeler, vilayetnâmeler gibi destanî-folklorik malzemeyi de – ilmî tenkit süzgecinden geçirmek kaydıyla – göz önüne almaktan başka yol kalmamaktadır. Bu itibarla gerek Vilâyetnâme’deki gerek Ankâ-yı Maşrık’daki gerekse burada sunduğumuz bazı yazmalarda yer alan menkıbe tarzı notları yok saymak, ‘uydurma’ diyerek kestirip atmak kolaycılık olacaktır. Bütün bu bilgiler çerçevesinde kendi kanaatlerimizi de ifade edecek olursak şunları söyleyebiliriz: Bize göre – kuvvetle muhtemeldir ki-, Hacı Bektaş Veli’nin ölümü hakkında söylenen bu tarihlerin hiçbiri doğru değildir. Yazı içinde görülebilecek muhtelif gerekçelere dayalı olarak, üzerinde ittifak edilen tarihlerden 669 (1270/71) yılının erken, 738 (1337/38) tarihinin ise uzak bir tarih olduğunu düşünüyoruz. Hilmi Ziya’nın (1340: 516) ‘Hacı Bektaş’ başlıklı
[35] Mehmet Fatih Köksal, “Ankâ-yı Maşrık’a Göre Hacı Bektaş ve Ahi Evran’ın Osmanlı Devleti’nin Kuruluşundaki Rolleri”, Turkish Studies = Türkoloji Araştırmaları: International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, C. IX, S. 9, 2014, s. 59-79.
