TBMM 100 YAŞINDA

Adnan YILMAZ 

Evet, öyle sıradan bir açılış değildi.

 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan “Meclis” sıradan bir iş olmadığı gibi, bu açılışa varan süreç ve sonrası da sıradan değildi.

 İstanbul’da İngilizlerin avucunda yitik olanların birçoğu ve de saray çevresi, “fazla bir ömrü olmayacak” diye baktıkları meclis şimdi bir asrı devirdi.

…Evet Meclisin açılışının 100. Yılı..

Nasıl anlatalım bu başlangıçları?

19 Mayıs 1919

Öncesi de var.

  • 1918 sonunda kurulan İlk Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti.13 Kasım 1918’de işgal edilen İstanbul.30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi.
  • Eylül 1919’da  Cumhuriyetin temellerin atıldığı  Sivas Kongresi’yle Anadolu’nun kurtuluşu için inisiyatifi eline alan “temsil heyeti”..
  • Sonrasında istifa eden Damat Ferit hükümeti.
  • İstanbul’da bir yandan “mutlakıyet rejimi” kurmaya çalışan Sultan Vahdettin’in seçimlerin yapılmasına mecbur kalan tutumu sonucu, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti adaylarının sağladığı mutlak çoğunluk ve de Temsil Heyeti’nin lideri Mustafa Kemal’in Erzurum’dan milletvekili seçilişi.
  • İtilaf Devletlerin İşgal altında tuttukları İstanbul’da fiili işgali serleştireceklerini ve bu nedenle İstanbul’da bir meclisin çalıştırılamayacağını düşünen Mustafa Kemal’in, İstanbul’daki Mebusan Meclisi’ne gitmeyişi.
  • Nitekim İstanbul’da toplanan Mebusan Meclis ilk olarak ulusal andı (Misak-ı Milli) kabul ettiğinde. Birleşik Krallık’ın, bu duruma, 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’un işgali ile karşılık verişi.
  • Milli Mücadele’yi desteklemeleriyle öne çıkan milletvekillerin,   subaylar ve gazetecilerin İngilizlerce tutuklanıp Malta’ya sürgünü..
  • …Ve Nihayet Mustafa Kemal’in İstanbul’daki Mebusan Meclisi’nin tutuklanmayan üyelerini, Ankara’da açılacak meclise çağırması ve bunların dışında da yeni milletvekilleri için seçime gitmesi.
  • …Ve Büyük Millet Meclisi’nin  “Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir”   ilkesiyle 23 Nisan 1920’de bu güç şartlar altında Ankara’da açılması.
  • Mustafa Kemal’in Meclis Başkanlığına seçilişi.

Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” ilkesiyle açılan yeni “Meclis”; bir yanda kurtuluş savasının millet adına karargâhı olurken, diğer yandan da bir anlamda “saltanat”ın aksine,”ulusal hâkimiyet” diyerek “saltanat İnisiyatifi”ni de, devre dışı bırakıyordu.

Artık Milli Mücadele’yi, aynı anda “saltanat rejimi”nden büyük bir kopuşu da temsil eden Büyük Millet Meclisi yönetecekti.

..Ve bu Meclis; İstanbul un sarayından bakıp yorumladıkları gibi kısa zamanda sönüp kaybolacak bir  sıradan bir meclis açılışı hiç olmayacaktı..

****

CUMHURİYETİN ANA TEMASI “ MİLLİ EGEMENLİK”DİR.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’de, Cumhuriyet’te denilince, bizde ilk akla gelen; tarihsel süreç içinde “Saltanat”ın, tarihin dehlizlerine atılmış olmasıdır.

Pek doğaldı ki Cumhuriyet’in ilan edilmesinin önündeki en büyük engel “Padişahlık” yani “Saltanat”tı.

“Ulusal egemenlik” ya da “millet egemenliği” gibi kavramların bu anlamda asıl vurguladığı anlam, egemenliğin; “Kral, Sultan, Padişah” vs gibi tekçi egemenlerden alınıp ulusa ya da millete geçmesidir.

MİLLİ EĞEMENLİK ÖNÜNDE EN BÜYÜK ENGEL PATİŞAHLIK, YANİ SALTANATTI.

Halifelikle Padişahlığın ayrılması ve egemenliğin T.B.M.M’de olacağına ilişkin tartışmalarda “Cumhuriyet” düşüncesine karşı çıkanlarında bulunduğu dönemin meclisinde doğrusu ciddi tartışmalar da olmuştu..

Atatürk’ün kendi deyimiyle “Osmanlı egemenliğinin çökme ve ortadan kalkma töreninin son evresi”ydi.

Esasen babadan oğla geçen Padişahlığın yani Saltanatın kaldırılması da, 1 Kasım 1922 günü Meclise gelir.

Mustafa Kemal burada ayrıntılı bir konuşma yapar. Konu üçlü komisyona devredilir. Mustafa Kemal‘in bir köşeye oturarak izlediği komisyonda görüşmeler ve tartışmalar uzar. Bunun üzerine, komisyon başkanından izin alan Mustafa Kemal, bir sıranın üzerine çıkarak Nutkunda da yer alan şu tarihi konuşmayı yapar:

 “1 Kasım 1922 günü, meclis toplantısında yine bu konu üzerinde uzun tartışmalar oldu. Mecliste de ayrıntılı bir konuşma yapmak gereğini duydum. İslam ve Türk tarihinden söz açarak, halifelikle padişahlığın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik makamının T.B.M.M olabileceğini tarihsel olaylara dayanarak anlattım. Hülâgû’nun, Halife Mutasım’ı asıp yeryüzünde halifeliğe eylemli olarak son verdiğini, eğer 1517’de Mısır’ı ele geçiren Yavuz, orada halife sanını taşıyan bir sığıntıya önem vermeseydi, halifelik sanının zamanımıza dek sürüp gelmeyeceğini anlattım. Bundan sonra bu konuyla ilgili önergeler üç komisyona (Anayasa, Diyanet İşleri, Adalet Komisyonlarına) verildi. Bu üç komisyon üyelerinin bir araya gelerek bizim güttüğümüz amaca göre, sorunu çözümleyip sonuçlandırmaları elbette güçtü. Durumu kişisel olarak yakından izlemem gerekti.

            Üç komisyon bir odada toplandı. Başkanlığa Hoca Müfit Efendi seçildi. Sorunu görüşmeye başladılar. Diyanet İşleri Komisyonu üyesi olan hoca efendiler, herkesce bilinen gösterişli kof sözlere (safsatalara) dayanarak halifeliğin padişahlıktan ayrılamayacağını savundular. Değersizliğini belirterek bu savları çürütmek için özgür düşünceli kimselerde ortaya çıkar görünmedi. Biz, çok kalabalık olan odanın bir köşesinde tartışmaları dinliyorduk. Bu biçim görüşmelerin istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı. Bunu anladık. En sonunda Karma Komisyon Başkanlığı’ndan söz aldık. Önümdeki sıranın üstüne çıktım. Yüksek sesle şunları söyledim: ‘Efendiler dedim, egemenlik hiç kimsece, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Ulusu’nun egemenliğine el koymuşlardır. Bu yolsuzluklarını altı yüz yıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanıp egemenliğini eylemli olarak kendi eline almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan, Ulus’a egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız, sorunu değildir. Sorun zaten olup bitti durumuna gelmiş bir gerçeği açıklamaktan başka bir şey değildir…….”  ( (Söylev – Nutuk Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu cilt 1-2 Çağdaş Yayınları 22. Basım sayfa 372-373-374)

*****

.

Cumhuriyetin ana teması; “Türkiye Büyük Millet Meclisi”nde cisimleşen, “milli egemenlik” kavramıdır.

Meclisin Açıldığı 23 Nisan 1920’den  3 yıl kadar sonra,işin aslı, Cumhuriyet, 29 Ekim 1923’te ilan edildiğinde “Cumhuriyet”in nitelikleri ve karakteri henüz açık ve net olarak ortaya çıkmamıştı.

Bu Cumhuriyet bir İslam Cumhuriyeti de olabilirdi.

Adı Cumhuriyet olup da niteliği gerici olan bir model de olabilirdi. Aynı bugünkü Bangladeş İslam Cumhuriyeti ya da İran İslam Cumhuriyeti gibi…

Nitekim 3 Mart’ta kabul edilen 3 önemli devrim yasası, Türkiye Cumhuriyeti’nin karakter, nitelik ve yapısını ortaya koymuştur.

Eğer 3 Mart 1924’te gerçek devrim niteliğindeki yasalar kabul edilmeseydi, 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet sadece biçimden öteye gidemezdi.

Evet,

·         “Halife”liği kaldıran yasa,

·         “Şeriye ve Evkaf Bakanlığı”nı kaldıran yasa,

·         Eğitim ve öğretimi birleştiren “Tevhid-i Tedrisat” yasası.

Bu anlamda, 3 Mart 1924 Türk toplumunun “din devleti” düzeninden “Laik Cumhuriyet” düzenine geçişinin tarihidir.

Atatürk, 1 Mart 1924’te Meclis’i açış konuşmasında bu durumu şöyle açıklar:

“İslam dinini, asırlardan beri alışılageldiği şekilde, bir politika aracı konumundan uzaklaştırmak ve yüceltmek gereğini görüyoruz. Kutsal ve dini inançlarımızı ve vicdani değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan ve her türlü çıkar ve ihtiraslara giriş sahnesi olan politikalar ve politikanın bütün kısımlarından bir an önce kesin biçimde kurtarmak, milletin dünyevi (dünya ile ilgili) ve uhrevi (ahiret ile ilgili) mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur. Ancak bu suretle İslam dininin yüksekliği belirir.” (TBMM Tutanak, Devre II, Cilt VII, S. 3-6)

 

 

Adnan Yılmaz  

 

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir