Sovyetler sonrasında bağımsızlığına kavuşan Türk cumhuriyetleri, küresel güçlerin ve dinî yapılanmaların nüfuz hesaplarıyla da karşı karşıya. Azerbaycan–Türkiye gerilimi, kardeşliğin laikliğe, millî egemenliğe ve karşılıklı bağımsızlığa saygıyla korunabileceğini hatırlatıyor.
Türkiye ile Azerbaycan arasında okul kıyafetleri üzerinden başlayan tartışmanın, siyasi açıklamalar ve basındaki ağır suçlamalarla üzücü bir gerilime dönüşmesi üzerine, dost ve kardeş Azerbaycan’ın aydınlarının, gazetecilerinin ve devlet adamlarının ne düşündüğünü daha yakından öğrenme ihtiyacı duydum. 45 yıllık bir gazeteci ve yazar olarak, tartışmayı yalnız Türkiye’den yükselen seslerle değerlendirmek yerine, Azerbaycan’da dile getirilen görüşleri de tarayıp araştırdım. Hangi kaygıların öne çıktığını, karşılıklı güveni nelerin örselediğini ve ortak tarihimizden beslenen dostluğumuzu nasıl koruyabileceğimizi anlamaya çalıştım.
Bu araştırmada karşıma çıkan açıklamalar, meselenin okul kıyafetlerini aşarak laiklik, millî egemenlik ve dinî yapılanmaların devlet ve toplum üzerindeki etkileri etrafında tartışıldığını gösteriyor. Başörtülü öğrencilerin eğitim hakkı ile Azerbaycan’ın laik devlet düzenini birbirini dışlayan iki mesele gibi görmek yerine, bireyin haklarını ve devletlerin egemenliğini birlikte gözeten bir değerlendirmeye ihtiyaç var.
Bakü’de dile getirilen kaygıları anlamadan, Azerbaycan’ın laiklik ve millî egemenlik hassasiyetini görmezden gelerek her itirazı Türkiye karşıtlığı gibi değerlendirmenin ağır bir vebali vardır.
28 ŞUBAT BENZETMESİNİN SAKINCALARI
Azerbaycan’daki okul kıyafeti ve başörtüsü tartışmasının Türkiye’de nasıl karşılandığını anlamak için bazı siyasi açıklamalara ve köşe yazılarına bakmak gerekiyor. Yeni Akit yazarı Sabri Şahsuvar, 12 Ekim 2026’da “Azerbaycan 28 Şubat’ı Yaşıyor!” başlıklı yazısıyla bu benzetmeyi açıkça kullandı. Engin Altunoğlu da 13 Ekim’de “Azerbaycan’ın 28 Şubat’ı” başlıklı yazısında aynı karşılaştırmayı gündeme taşıdı. Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan ise İlham Aliyev’e gönderdiği mektupta, Türkiye’nin 28 Şubat döneminde yaşadığı acıların Azerbaycan’da tekrarlanmaması çağrısında bulundu.
Bu açıklamalar, Türkiye–Azerbaycan Dostluk İşbirliği ve Dayanışma Vakfı (TADİV) Başkanı Prof. Dr. Aygün Attar’ın daha önce karşı çıktığı yaklaşımın sonradan da nasıl sürdüğünü gösteriyor. Attar, 30 Eylül 2026’da Odatv’de yayımlanan yazısında, Azerbaycan’daki okul kıyafeti düzenlemesinin “Azerbaycan’ın 28 Şubat’ı” olarak sunulmasına karşı çıkıyor; iki ülkenin arasını açabilecek yayınlara dikkat çekiyordu. Bu nedenle Attar’ın itirazını yalnızca başörtüsü tartışması olarak değil, Türkiye’nin kendi siyasi geçmişindeki bir kırılmanın Azerbaycan’a taşınmasına yönelik bir uyarı olarak da okumak gerekiyor.
Attar, 14 Ekim tarihli Haber Global yazısında ise ülke genelinde bir başörtüsü yasağı bulunmadığını, tartışmanın devlet genel eğitim kurumlarındaki üniforma kurallarıyla ilgili olduğunu belirtiyor. Düzenlemede doğrudan “başörtüsü” veya “hicab” kelimesinin geçmemesiyle uygulamada başörtüsünün sınırlandırılmasını birbirinden ayırıyor. Genel bir yasak bulunmamasının somut mağduriyetlerin görmezden gelinmesini haklı kılmayacağını da vurguluyor.
Bu ayrım önemlidir. Türkiye’nin kendi siyasi hafızasındaki çatışmaları Azerbaycan’a olduğu gibi taşımak, meseleyi anlamayı güçleştirir. Başörtülü bir öğrencinin eğitim hakkını savunmak meşrudur. Ancak bu savunuya başka bir ülkenin laik düzenini değiştirme veya ona dinî bir siyasi model benimsetme iddiası eklendiğinde mesele farklılaşır.
Aynı şekilde, provokasyon kaygısı da hak ihlallerinin araştırılmasını engellememelidir. Her eleştiriyi provokasyon, her düzenlemeyi din düşmanlığı saymak, sağlıklı tartışmanın önünü kapatır.
AZERBAYCANLI AYDINLARIN KAYGISI
ALİYEV’İN EGEMENLİK MESAJI VE BAKÜ TEMASLARI
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in 2 Ekim’de Yeni Azerbaycan Partisi’nin VIII. Kurultayı’nda yaptığı konuşma, devlet yönetiminin yaklaşımını anlamak bakımından önem taşıyor. Aliyev, ideolojik güvenliği fiziki güvenlik kadar önemli gördüğünü söylüyor; dışarıdan müdahaleye karşı bağımsız karar alma iradesini vurguluyor. Bu sözleri Türkiye’den yükselen siyasi ve dinî müdahale tartışmalarından bağımsız düşünmüyorum. Benim okumama göre Bakü, kardeşlik ilişkilerinin Azerbaycan’ın laik devlet düzenine ve içişlerine müdahale hakkı vermeyeceğini Ankara’ya da hatırlatıyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, 15 Ekim’de CICA Zirvesi için Bakü’ye gitmesi, gerilimin ortasında diplomatik temasların sürdüğünü gösterdi. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Fidan’ın Aliyev tarafından kabul edildiğini ve Ceyhun Bayramov’la görüştüğünü duyurdu. Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı da ilişkilerin mevcut durumunun ve son gelişmelerin ele alındığını bildirdi. Bu kayıtlar temasların sürdüğünü doğrular; bütün anlaşmazlıkların giderildiğini tek başına göstermez.
Bu diplomatik tabloya bir karşılıklı katılım meselesi de eklendi. Ekim ayında Bakü’deki CICA toplantısına Cumhurbaşkanı Erdoğan katılmadı; Türkiye’yi Hakan Fidan temsil etti. Erdoğan’ın katılmama gerekçesi üzerine basında İsrail Cumhurbaşkanı’nın katılımına ilişkin değerlendirmeler yer aldı; bunları doğrulanmış resmî gerekçe saymıyorum. Ankara ile Bakü arasındaki görüşmelerin sürmesi, liderlerin bütün toplantılarda yan yana geleceği anlamına gelmiyor.
Ziyaretin ardından Hakan Fidan’a yöneltilen suçlamalar ise ayrı bir dikkat gerektiriyor. Qafqazinfo’da yayımlanan iddialarda Fidan’ın Bakü’deki Gençliğe Yardım Fonu çevresinde gizli görüşmeler yaptığı, kimi kuruluşlar üzerinden nüfuz faaliyetleri yürütüldüğü, istihbarat bağlantıları ve hatta darbe yahut kaos hazırlıkları bulunduğu öne sürüldü; MİT, TİKA, İHH ve Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı gibi isimler de tartışmaya taşındı. Türkiye’nin Bakü Büyükelçiliği 17 Ekim’de bu iddiaları reddetti; bir nezaket fotoğrafının suçlamalara dayanak yapıldığını açıkladı. İddiaların doğruluğu bağımsız biçimde ortaya konulmuş değildir.
Böylesine ağır suçlamaların Azerbaycan kamuoyuna taşınması, gerilimin ulaştığı boyutu gösteriyor. İddiaların hangi kaynaklarla ve ne amaçla gündeme getirildiği ayrıca araştırılmalıdır. Ancak bu tartışmaların Bakü’deki dinî ve siyasi nüfuz kaygılarıyla aynı döneme rastlaması da göz ardı edilemez.
BAKÜ’NÜN KIRMIZI ÇİZGİSİ: LAİKLİK VE İÇİŞLERİNE MÜDAHALEYE HAYIR
Azerbaycan Başsavcılığı, 19 Ekim’de Türkiye’de faaliyet gösteren yedi kişi hakkında gıyabi tutuklama kararları verildiğini ve uluslararası arama başlatıldığını duyurdu. 21 Ekim’de ise aralarında milletvekili ve parti yöneticilerinin de bulunduğu 31 Türk vatandaşına ülkeye giriş yasağı getirildi. Bu kararlar, Bakü yönetiminin artık yalnızca açıklamalarla yetinmediğini gösteriyor.
Ben bu kararları, Azerbaycan’ın içişlerine ve laik devlet düzenine, sanki Türkiye’nin kendi iç siyasi alanıymış gibi müdahil olma eğilimlerinin önünü kesmeye yönelik açık ve kesin bir egemenlik mesajı olarak okuyorum. Kardeşlik başka, bağımsız bir devletin kendi hukukunu ve toplumsal düzenini belirleme yetkisi başkadır.
Ancak devletin anayasal düzenini koruma ihtiyacıyla iktidarın kendisini koruma kaygısı iç içe geçebilir. Rejim refleksini anlamak, her kararı peşinen haklı saymak değildir. Barışçıl eleştiriyle şiddete çağrı arasındaki ayrım, somut delillerle ve ölçülü işlemlerle korunmalıdır.
Oktay Saral’ın 12 Ekim’de Azerbaycan’daki okul kıyafeti uygulamasını eleştiren paylaşımı, Yeni Azerbaycan Partisi’nin sert tepkisini çekmişti. 25 Ekim’de gazeteci Talat Atilla’ya görevden alındığını doğrulayan Saral, 26 Ekim’de kamuoyuna istifa ettiğini açıkladı. Bu iki anlatım arasındaki farkı görmezden gelemeyiz. Bakü’nün Saral’ın görevden uzaklaştırılmasını istediği, hatta Erdoğan ile Aliyev arasındaki telefon görüşmesinin gergin geçtiği yönünde gazetecilere konuşan kaynakların iddiaları var. Ancak bu görüşmenin içeriği ve kararın tam gerekçesi iki cumhurbaşkanlığı tarafından ayrıntılarıyla doğrulanmış değil. Dolayısıyla bir diplomatik baskı iddiasını kesin hükme dönüştürmeden, olayın zamanlamasını ve devlet yönetiminin üslubuna ilişkin soruları tartışmalıyız.
21 Ekim’de Erdoğan’ın Aliyev’i telefonla Türk Devletleri Teşkilatı’nın Ankara zirvesine davet etmesi, gerilimin diplomatik kanallarla aşılması beklentisini doğurmuştu. Ne var ki 29 Ekim’de Azerbaycan basını Aliyev’in 30 Ekim’deki liderler toplantısına gelmeyeceğini duyurdu. Report kaynaklı açıklamaya göre Aliyev, Bakü’de daha önce planlanan FIFA U-15 Dünya Şampiyonası ve Festivali kapanışında bulunacak; Azerbaycan’ı Ankara’da Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov temsil edecekti. Bu açıklama resmî gerekçe olarak aktarılıyor; katılmamanın gerilime verilmiş bir karşılık olduğu ise kanıtlanmış değil.
Bununla birlikte zamanlama önemsiz sayılamaz. 29–30 Ekim’de Ankara’da “Türk Yüzyılı: Dilde, Fikirde, İşte Birlik” temasıyla düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı 13. Zirvesi, Azerbaycan’dan Türkiye’ye dönem başkanlığı devrinin öngörüldüğü bir buluşma. 29 Ekim’de dışişleri bakanları toplandı; Ceyhun Bayramov, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Türk Devletleri Medeniyet Parkı programında da ülkesini temsil etti. Azerbaycan masadan kalkmış değil; fakat devlet başkanının yokluğu, tam da ortak gelecek ve birlik vurgusunun yapıldığı günlerde siyasi bir soru işareti yaratıyor. Bir törenin diğerine tercih edilmesinden otomatik olarak diplomatik kopuş sonucu çıkaramam; fakat kardeşlik söyleminin devletler arasındaki karşılıklı saygı ve güvenle desteklenmesi gerektiğini söyleyebilirim.
Bu tartışmanın Azerbaycan basınındaki yansımaları da tek sesli değil. Report gibi yayınlar Aliyev’in Ankara’ya gelmemesini önceden planlanan programıyla açıklarken, başka yorumlarda okul kıyafeti tartışmasının egemenlik ve laiklik boyutları öne çıkarılıyor. Azerbaycanlı gazeteci Mehman Aliyev’in zirve öncesinde liderler arasındaki görüşmenin gerilimi azaltabileceğine ilişkin beklentisi, katılmama kararının neden ayrıca tartışıldığını gösteriyor. Ancak karar öncesi yorumları, karar sonrasında verilmiş tepkiler gibi aktarmak gazetecilik açısından doğru olmaz.
Ankara zirvesinde lider düzeyindeki bu eksik katılım, ortak dilin ve tarihin tek başına her anlaşmazlığı çözmediğini de hatırlatıyor. Türkiye’nin Azerbaycan’ın iç hukukuna ilişkin eleştirileri ifade özgürlüğü çerçevesinde tartışılabilir; aynı şekilde Bakü’nün egemenlik hassasiyeti de ciddiye alınmalıdır. Fakat iki ülke arasında kamu görevlilerinin sert açıklamalarıyla büyüyen tartışmaların kalıcı devlet politikasına dönüşmemesi için açık diplomasiye, karşılıklı nezakete ve yurttaş haklarını gözeten bir dile ihtiyaç var.
SOVYETLERİN ÇÖKÜŞÜNDEN GÜLEN AĞINA: YENİ NÜFUZ COĞRAFYASI
Publika.az’ın, 13 Ekim tarihli “Nurculuğun Azerbaycan için tehlikesi – Riskler ortadan kaldırılmalıdır” başlıklı analizi de cemaat ağlarının oluşturabileceği riskleri Fethullah Gülen yapılanmasının geçmişi üzerinden tartışıyor. Bunlar yayın organının değerlendirmeleridir. Bütün dinî toplulukların aynı örgütsel yapıya veya siyasi hedefe sahip olduğunu göstermez; fakat geçmiş deneyimin neden unutulmadığını anlatır.
Sovyetler Birliği’nin bir süper güç olarak çökmesi ve Türk cumhuriyetlerinin bağımsız devletler olarak ortaya çıkması, Orta Asya ve Kafkasya’da büyük güçlerin nüfuz mücadelesini yeniden şekillendirdi. Enerji kaynakları, stratejik ulaşım hatları ve Rusya’nın tarihsel etkisinin sınırlandırılması gibi nedenlerle özellikle ABD’nin bölgeye ilgisi arttı. Ben Fethullah Gülen yapılanmasının bu coğrafyada eğitim kurumları, öğrenci yurtları, iş çevreleri ve kültürel faaliyetler üzerinden hızla örgütlenmesini de bu jeopolitik tablonun dışında değerlendirmiyorum. Ailelerin kaliteli eğitim arayışı ve Türkiye’ye duydukları yakınlık, bu ağın yayılmasını kolaylaştırdı. Bu okullarda okuyan herkesi aynı siyasi aidiyette görmek doğru değildir. Asıl sorgulanması gereken, eğitim yoluyla kazanılan itibarın örgütsel nüfuza dönüştürülmesidir. Bana göre bu nüfuzun Amerikan stratejik çıkarlarıyla örtüşmesi rastlantı olarak geçiştirilemez; ABD’nin Gülen’i doğrudan bu coğrafyaya da değerlendirdiği aşikardır. .
Burada AK Parti iktidarının siyasi sorumluluğunu açıkça konuşmak gerekiyor. Gülen yapılanması, iktidarla yakın olduğu dönemde siyasi destekten ve devlet katındaki itibarından yararlandı. Bu geçmişi yalnız cemaatin aldatma kabiliyetiyle açıklamak, büyümesini kolaylaştıran tercihleri değerlendirme dışında bırakır.
Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 3 Ağustos 2016’daki konuşmasında “Biz de bu yapıya iyi niyetle destek olduk” diyerek geçmişteki desteği kendisi de dile getirdi. Yurt içi ve yurt dışındaki eğitim ve yardım faaliyetlerine gösterilen müsamahadan söz etti.
Dolayısıyla bugün Azerbaycan’dan yükselen kaygıyı dinlerken, Türkiye’nin resmî çevrelerine duyulan güvenin bir dönem bu yapılanmanın okullarına da yöneldiğini hatırlamalıyız. Dostluk ve devlet itibarı, herhangi bir cemaat için sorgusuz kabul ve faaliyet imtiyazına dönüşmemelidir. Geçmişin bu deneyimi, Bakü’nün bugün Türkiye’den gelebilecek yeni dinî telkinler ve örgütlenme önerileri karşısında neden kırk oturup bin düşüneceğini de açıklıyor.
Türkçe Olimpiyatları, ortak dil ve kültür söylemiyle kamuoyunda büyük bir sempati oluşturdu. Ne var ki dil sevgisi ve kardeşlik duygusu üzerinden kazanılan güven, kapalı bir cemaat yapılanmasının bağlılık ve nüfuz ilişkilerine aktarılabildi. Sahte kardeşlik söyleminin arkasına örgütsel hesaplar gizlendiğinde zarar yalnızca devlet kurumlarına değil, halkların birbirine duyduğu güvene de veriliyor. Bir zamanlar Türkiye’den gelen eğitim, kültür ve kardeşlik vaatlerinin nasıl nüfuz ilişkilerine dönüşebildiğini yaşamış bir devletin, bundan sonra benzer girişimlere temkinle yaklaşması şaşırtıcı değildir.
ABD’NİN “ILIMLI İSLAM” STRATEJİSİ VE MİLLÎ REFLEKSLER
Gülen’in ABD’deki göçmenlik başvurusuna eski CIA yetkilisi Graham Fuller ve eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz gibi isimlerin destek sunması, yapılanmanın uluslararası ilişkilerinin incelenmesini gerektirir.
RAND’ın 2007 tarihli “Building Moderate Muslim Networks” raporu, belirli Müslüman ağlarla ilişkiler geliştirmenin Amerikan strateji tartışmalarındaki yerini gösteriyor. Bu rapor, Gülen yapılanmasının ABD tarafından dinî ağların dış politika aracı olarak değerlendirilebildiğini ortaya koyması bakımından önemlidir. Ben bu yaklaşımı, Sovyetler sonrasında bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetlerinin millî kimliklerini ve bağımsız karar alma reflekslerini dış nüfuz karşısında koruma mücadelesiyle birlikte okuyorum. “Ilımlı İslam” söylemi altında desteklenen örgütsel ağların millî egemenlik üzerinde yaratabileceği baskıyı bu nedenle önemsiyorum.
Asıl üzerinde durduğum, eğitim, yardım ve diyalog faaliyetlerinin kapalı örgütsel bağlılıklarla birleştiğinde oluşturabileceği nüfuz alanıdır. Okullar aracılığıyla öğrencilere, ailelere, mezunlara ve iş çevrelerine ulaşan ilişkiler, bürokrasiye ve siyasete uzanabilir. Örgütsel sadakat hukukun önüne geçtiğinde, bağımsız karar alma süreçleri müdahaleye açık hâle gelir.
GÜLEN’DEN SONRA BOŞLUĞU KİM DOLDURACAK?
Gülen yapılanmasının etkisizleşmesi, dinî ağlar üzerinden nüfuz oluşturma arayışlarının da sona erdiği anlamına gelmez. Benim asıl kaygım, bu yapılanmadan boşalan eğitim, kültür ve toplumsal etki alanlarının başka tarikat veya cemaatlerin kullanımına açılmasıdır. ABD’nin geçmişte dinî ağlarla ilişki geliştirmeyi stratejik bir seçenek olarak tartıştığı ortadadır; bundan sonra bu araçtan kesinlikle vazgeçeceğini varsaymak için de yeterli neden görmüyorum. Bu, belirli bir cemaatin şimdiden görevlendirildiğine ilişkin kanıtlanmış bir bilgi değil, tarihsel deneyimden çıkardığım siyasi öngörüdür. Aynı kapılar başka adlarla yeniden açılmamalıdır. Bir yapının bugün iktidarla iyi ilişkiler içinde bulunması, yarın millî egemenliğe tehdit oluşturmayacağının güvencesi değildir.
Bir örgütlenme, devletin hukukundan önce kendi hiyerarşisini esas alıyor, kamu görevlerini mensuplarına paylaştırıyor ve yurttaşın özgür iradesi üzerinde baskı kuruyorsa mesele millî güvenliği de ilgilendirir. Tehdidi belirleyen kişinin inancı veya kıyafeti değil; örgütlenmenin yöntemleri, finansmanı ve hukuk karşısındaki tutumudur.
Geçmişle hesaplaşmanın ölçüsü, yalnız Gülen yapılanmasını mahkûm etmek olamaz. Aynı kadrolaşma ve ayrıcalık düzeninin başka isimlerle sürmesine karşı çıkmak da gerekir. Türkiye’nin diplomatik itibarı, kamu kaynakları ve eğitim kurumları hiçbir grubun örgütlenme imkânına dönüşmemelidir.
Yurt dışında eğitim ve kültür adına faaliyet gösteren yapıların finansmanı, yönetimi ve kamu desteği şeffaf olmalı; denetim iktidarlara yakınlığa göre değişmemelidir. Bir cemaatin faaliyeti Türkiye’nin politikasıyla özdeşleştirildiğinde, o yapıya yönelik güvensizlik ülkemize duyulan güveni de aşındırır.
Aynı hassasiyet Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan ile ilişkiler bakımından da geçerlidir. Her ülkenin kendine özgü toplumsal yapısı, inanç gelenekleri ve devlet tecrübesi vardır. Kardeşlik, bu farklılıklara saygıyı gerektirir.
MEZHEPLERİN ÖTESİNDE ORTAK TÜRK KÜLTÜRÜ
Türk cumhuriyetleriyle, özellikle Azerbaycan’la ilişkileri mezhep eksenine çekmek, dış aktörlerin yararlanabileceği kırılganlıklar yaratır. Sünni–Şii farklılıklarının siyasi cepheleşmeye dönüşmesi, ortak hareket etme imkânını daraltır. ABD, İsrail veya başka güçlerin bu ayrışmalardan çıkar sağlamaya çalışabileceğini düşünmek, mevcut tartışmanın onlar tarafından düzenlendiğini iddia etmek değildir.
Devletlerin güvenlik ve nüfuz hesapları bir inanç mücadelesi gibi sunulduğunda, müzakereyle çözülebilecek sorunlar kalıcı düşmanlıklara dönüşebilir. Bu dili besleyen yerel iktidarların ve dinî-siyasi yapıların sorumluluğu da unutulmamalıdır. Hiçbir yurttaş, mezhebi nedeniyle başka bir devletin uzantısı sayılamaz.
Ortak Türk değerlerini konuşurken hafızamızı herhangi bir tarikatın tarihiyle başlatamayız. Orhun Yazıtları, dilimizin köklü tanıkları olduğu kadar devletin korunması, toplumsal birlik ve yöneticilerin halka karşı sorumluluğu üzerine düşünmenin de kaynaklarıdır. Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk’un dünyasıyla bugünün cumhuriyetlerini özdeşleştirmeden de bağımsızlığı yitirmeme kaygısının tarihsel derinliğini bu metinlerde görebiliriz.
Bu birikim, Türkistan’da Hoca Ahmet Yesevi’nin Türkçe tasavvuf geleneğiyle, Anadolu’da Yunus Emre’nin insanı merkeze alan diliyle ve Âşık Paşa’nın Türkçeye kazandırdığı eserlerle zenginleşti. Ortak kültürümüz, inananın da inanmayanın da kendisine yer bulabildiği geniş bir mirastır. Onu tek bir mezhebin veya cemaatin mülkü saymak, bizi birleştiren zemini daraltır.
ATATÜRK’ÜN MİRASI: LAİKLİK VE MİLLÎ EGEMENLİK
Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ortak hafızadaki yerini de burada düşünmek gerekir. Onun Türkiye sınırlarını aşan değeri, bağımsızlık mücadelesini millî egemenlikle ve laik Cumhuriyet’le birleştiren tarihsel örneğinde yatar.
Atatürk’e saygı, adını anmanın yanında, yurttaşın iradesini ve devletin kurumlarını cemaat vesayetinden korumayı gerektirir. Eğitimin bilim temelinde yürütülmesi, kamu görevlerinin liyakate dayanması ve devletin meşruiyetini milletin iradesinden alması, benzer tehditlere karşı kalıcı güvencelerdir.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki dostluğu da bu anlayışla geleceğe taşıyabiliriz. Eğitim, bilim, kültür ve ekonomi alanındaki ortaklıkları şeffaf kurumlarla geliştirmek; birbirimizin egemenliğine saygı göstermek ve halklar arasındaki bağı hükümetlerin dönemsel tercihlerinin üzerinde tutmak gerekiyor.
Türk dünyasının güvenini büyütmek, ortak değerlerimizi cemaatlerin ve dış güçlerin nüfuz arayışlarından koruyabilmemize bağlıdır. Bu kardeşliğin güvencesi, kendi aklına ve kendi geleceğine sahip çıkan toplumların eşitliğidir.
Adnan YILMAZ
30-10-2026