♦ Âşık Paşa’nın “Garîb-Nâme ” İle Ortaya Çıktığı O Dönemin Başkaldırışı; Atatürk’ün “Dil Devrimi’yle de Buluşacak Olan Türkçenin İstiklal Mücadelesinin Zirvesidir.
♦Âşık Paşa, Garipname‘si, Mevlana‘nın Farsça Mesnevi’sine Karşı Bir Türkçe Olarak Nazire Gibi…
♦ Bu Garibnâme, döneminin sosyal, kültürel ve fikrî hayatının aynası olduğu gibi. Kökleri Türk dilinin ilk büyük eserlerinden Kutadgu Bilig‘e kadar giden “Oğuz Türkçesi”nin ilk eserlerinden olması dolayısıyla da onu “Göktürk anıtları”yla da karşılaştırılabiliriz. Kırşehir, bu anlamda tüm Türk Dünyası’nın ortak hafızasında da önemli yere sahiptir
“Yüce Allah’ın rahmetine muhtâç, Şeyh İlyas oğlu ve Ali Muhlis Paşa oğlu Ali’yimki Şeyh Aşık Paşa olarak tanınırım. Bunu Türk diliyle nazım olarak hazırladım.”
“Kim bu kitabı okuyup anlarsa bütün manaların temeline ulaşır.
Gerçi burada Türkçe söylendi ama bu dil ile de manaların menzilleri malum oldu.
Madem ki bütün yolların konaklarını bilirsiniz; öyleyse sakın Türk ve Tacik dillerini yermeyin.
Bütün dillerde kanun-nizam (yazı dili ve kuralları) vardır. Bütün akıllılar bunların üstüne düşmüşlerdir.
Türk diline kimse bakmaz; Türklere asla gönül vermezdi.
Türkler de kendi dillerini, incelikleri ve yüce menzillerini bilmezlerdi.
İşte bu Garibname, onun için yazıldı, söylendi. Böylece bu dili konuşanlar, ince manaları anlayabilsinler.
Türkler ve Tacikler Türkçe ile aynı manalarda buluşup yoldaş olsunlar.
Aynı yolda birbirini yermesinler. Dile bakıp da manayı hor görmesinler.
Türkler de bu bilgilerden mahrum kalmasınlar, Türk dilinde Hakk’ı anlayabilsinler.”
Âşık Paşa Garipname’sinden
1272 yılında doğan Âşık Paşa, Babai isyanlarında öldürülen tanınmış Mutassavvıf Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa’dan torunudur.
Baba İlyas, Türkmen oymaklarının şeyhi olmuş, onlarla birlikte Selçuklu Sultanı Keyhüsrev’e karşı isyanlara katılmıştır. Fuat Köprülü, Şakâ’ik tercümesinden aktardığı bilgilerde Karamanlılar sülalesinin müessesesi olan Nûri Sûfi’nin Baba İlyas müridi olduğunu, Baba İlyas’ın ölümünden sonra saltanatını Nûri Sûfi’ye bıraktığını, Baba İlyas müritlerine Babai denildiğini, Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa’nın Âşık Paşa’nın Babası olduğunu, Muhlis Paşa’nın Konya’da altı ay tahtta oturduğunu, dolayısıyla Âşık Paşa ailesinin tarihinin Anadolu’daki meşhur “Babailer isyanı”yla ve Karaman Beyliği’nin başlangıç meselesiyle sıkı sıkıya bağlı olduğuna işaret eder.[2]
Âşık Paşa, Anadolu’da beyliklerin birbiri ile mücadele ettiği, Moğol baskısının iyiden iyiye yoğunlaştığı, Anadolu Erenlerinden pek az kişinin kaldığı bir ortamda dünyaya gelmiştir. O’nun çocukluğu ve gençliği hep bu çevrede geçmiştir. Çok genç yaşta tarikat, tekke ve zaviye çevresiyle ilişki kurmuş, hatta bu tasavvufi atmosferde büyümüştür. Baba İlyas’ın müritlerinden Şeyh Osman O’nun tahsil ve terbiyesi ile yakından ilgilenmiştir. Elvan Çelebi, babası Âşık Paşa’yı “esmer, uzun boylu, güler yüzlü, sevecen” bir insan olarak tanıtır.[3]Baba İlyas’ın dört oğlundan biri olan Baba Muhlis (Muhliseddin Musâ) asıl adı Ali olan Âşık Paşa’nın Babasıdır.
Âşık Paşa’nın çok daha iyi anlaşılması şüphesiz ki dedesi Baba İlyas ve de babası Muhlis Paşa’nın da anlaşılmasından geçer.
Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi’nin “Menâkıbu’l-Kudsiyye”sini çeviren ve yayınlayan Ahmet Yaşar Ocak bu eserde Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi’nin çok büyük bir saygı ve hayranlık duyduğu anlaşılan dedesi Muhlis Paşa ile ilgili olarak yazdığı bölümlerde yer alan yaşam hikâyesini menkabe bölümlerini ayrıştırarak şöyle özetler:
“Menâkıbnâmeye bakılırsa, Babai isyanı vuku bulduğu sıralarda Muhlis Paşa henüz beşikte bir çocuktur. Çarpışmalar sırasında Çat köyündeki zaviyeye ateş verilmiş, o esnada içerde beşikte yatmakta olan Muhlis Pasa, müritlerden Serefu’d-Din nâminda biri tarafından kurtarılmıştır. Köre Kadı ile arası iyi olan bu zat, kimliğini bildirmeden çocuğu Köre Kadı’nın evine yerleştirir. Muhlis Paşa ger-çek hüviyeti bilinmeden yedi yaşına kadar burada yetişir. Daha sonra, -sebebi zikredilmeksizin belki de hakikatin anlaşılması üzerine- Mısır’a kaçırılmış ve orada on dört yıl kalmıştır Bu ikametin bitiminde Muhlis Paşa, babasının (Baba İlyas’ın) intikamını almak üzere Anadolu’ya dönüp faaliyete girişmişse de, sultan tarafından hapse atılmıştır. Böylece bir kaç defa hapse girip çıkan Muhlis Paşa, sonunda Konya’ya gelerek sultanin taç ve tahtını ele geçireceğini açıkça ilân etmiştir. Etrafına pek çok kimsenin toplandığını ve bu durumda onunla uğraşmanın güç olacağını gören sultan, Muhlis Paşa ile anlaşmayı denemiştir. İddiasından ve faaliyetlerinden vazgeçtiği takdirde kendisini istediği vilâyete vali yapacağını söylemiştir. Fakat Muhlis Paşa, kendisine Tanrı tarafından verilen bu görevi mutlaka yerine getireceğini bildirerek yapılan teklifi reddetmiştir. Aradan fazla bir zaman geçmeden sultan ölür; memleket -herhalde Moğol işgali yüzünden ve saltanat mücadeleleri sebebiyle olsa gerek-harap olarak taht ve tac elden gider. Böylece Muhlis Pasa Elvan Çelebi’nin verdiği tarihe göre 672/1273 te, yani Mevlana’nın öldüğü sene Konya’yı ele geçirir ve sultanin sarayına yerleşir. Altı ay kadar hüküm sürdükten sonra, şehri terk ederek Kırşehir’e göçer; burada babasının halifelerinden Şeyh Osman’ın kızıyla evlenir. Bu evlilikten, biri Âşık Ali Paşa olmak üzere, dokuz çocuğu olur. Hayli müddet Kırşehir’-deki zaviyesinde yasayan Muhlis Pasa, nihayet yine burada vefat eder “[4]
Muhlis Paşa’nın en büyük oğlu olarak zikredilen Âşık Paşa; babası Muhlis Paşa’nın vefatını müteakip on yıl kadar bugünkü adıyla Gülşehir olan Arapkir’de kaldıktan sonra, muhtemelen yirmi beş yaşlarında iken dedesi Şeyh Osman tarafından Kırşehir’deki zaviyeye getirilerek burada daha erken denecek yaşta resmen şeyhlik makamına geçirilmiştir.[5]
Âşık Paşa’nın Babası Baba İlyasoğlu Muhlis Paşa H. 702( M.1302) tarihinde Mahmut Gazan Han’ın Tebriz’den bozularak dönüşünde Babasına bağlı derviş ve halifelerine baskı yapılması üzerine ayaklanıp Konya’yı ele geçirmiş, Selçuklu tahtına oturmuş, kendisi Selçuklulara benzetilerek “Muhlis- ud. Din Musa Han” unvanı verilmiş, altı ay kadar tahtta oturmuş, Hoca Saadettin Efendi’ye göre de “Osman (Otman) Bey’in yanına gelerek birlikte savaşa katılmıştır”.[6]
Ahmet Yaşar Ocak; “Âşık Paşa’nın Osman Beyin yanına gelerek birlikte şavaşa katıldıkları” ya da Bursalı M. Tahir ve C. Hakkı Tarım tarafından “Âşık Paşa’nın babasıyla birlikte Osman ve Orhan Gazi’ler in maiyetine girdikleri” yönündeki değerlendirmelere katılmaz. Hatta C. Hakkı Tarım’ın “Kırşehir ve dolaylarının Âşık Paşa’nın işbirliğiyle Osmanlı hâkimiyetine katıldığı” yönündeki görüşlere katiyetle katılmaz ve “bahsi geçen tarihlerde Kırşehir ve havalisinin Karamanoğulları idaresinde bulunduğunu, ayrıca böyle bir mühim olay olsaydı Âşık Paşa’nın oğlu bulunan Elvan Çelebi’nin bu duruma eserinde mutlaka yer verirdi” şeklinde tetkiklerde bulunur.
Osmanlı Tarihi yazarı Âşık Paşazâde de Âşık Paşa soyundandır ve kendisini şöyle tanıtır; “ Ben ki, fakir Derviş Ahmet Âşıki ‘yim. Babam Şeyh Yahya, O’nun babası Şeyh Selman, O’nun babası Âşık Paşa, O’nun babası da zamanın kutbu Baba İlyas’tır ki Seyyid Ebbü’l – Vefa ‘nın halifesidir. [7]
Amasya tarihi yazarı Hüseyin Hüsameddin’e göre, “Kırşehirli Şeyh Süleyman Türkmani’den zahir ve bâtin bilgiler öğrenmiş, dönemin siyasi faaliyetlerine iştirak etmiş, sefaret ile Mısır’a gitmiş, Emir Çoban’ın oğlu ve Anadolu Valisi meşhur Timurtaş’ın veziri olmuş, onun başarıya ulaşmayan isyanından sonra Mısır’a kaçarak orada hapis edilmiş (1332). Hapisten kurtulup Amasya’ya dönerken de Kırşehir’de hastalanıp 17 Sefer 733 (1333) de orada ölmüştür.”[8]
Âşık Paşa Türbesi’nin kitabesini aşağıdaki şekilde çevirip yayınlayan Baki Kunter “Bu kitabeye[9] göre Âşık Paşa’nın 670 tarihinde dünyaya geldiğini ve 733 tarihinde Seferin on üçüncü salı gecesi de öldüğünü, buna göre de, Âşık Paşa’nın 63 sene yaşadığını” belirtir.
“Rahman-ı Rahim olan Alláhın adı ile başlarım.
Sâhib-i ilm -i ledün kutb-i yegâne merd-i hak.
Seyh Pasa ibn-i Muhlis ibn-i Şeyh İlyasdan
Adem ender ha’ bealem baz şüd ender zeleç”
Fuat Köprülü, Amasya tarihi yazarının kaynak belirtmeden yazdığı bu bilgilere başkaca hiçbir kaynakta rastlamadığını belirtmekte, bazı kaynakların Âşık Paşa’nın Osman zamanında yaşadığını, bazı kaynakların da Orhan zamanında Kırşehir’e yerleştiğini duyurduğunu aktarmaktadır.[10] Anadolu’nun nüfuzlu, zengin bir sûfi ailesine mensup olan Âşık Paşa Kırşehir’de doğmamış olsa bile (bazı kaynaklar Amasya İlyas köyünde,[11] bazı kaynaklarda Kırşehir’de doğduğunu belirtiyor) Babasının veya kendisinin Kırşehir’e gelip yerleştikleri ve ikisinden birinin Kırşehir’de bir zaviye kurduğu bilinmektedir.[12] Âşık Paşa’nın ortaya çıktığı dönemin bölgedeki büyük şeyhlerin ölümlerine tekabül etmesi, dolayısıyla faaliyetlerini kolaylaştırdığına dikkati çeken Fuat Köprülü, gerek Bektaşilerin gerek Ahi Evran ve Şeyh Süleyman taraftarlarının Âşık Paşa’nın propagandasına mani olmak için çalıştıklarından da şüphe etmez.[13]
ÂŞIK PAŞA’NIN OĞLU
ELVAN ÇELEBİ
Burada da hatırlatmakta yarar vardır ki Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi de ozandır. Torunu Ahmet Aşkii (Aşıkî)’de Âşık Paşazade diye anılır. Âşık Paşazade Tarihi (Âşık Paşaoğlu) isimli kitabı vardır. Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasıbı’l Ünsiyye, isimli bir yapıtı vardır. Bu yapıt, İsmail E. Erünsal ve Ahmet Yaşar Ocak tarafından yeni harflere çevrilmiştir.[14]
Ahmet Yaşar Ocak çevirisini yaptıkları “Elvan Çelebi’nin “Menâkıbu’l-Kudsiyye’sinin, Anadolu’da Türk heterodoksisinin teşekkül sürecini ve ilk yayılma alanını anlayabilmek bakımından önemli bir hizmet görmüş olmakta, bu da onun kaynak olarak değerini en üst sıraya yükseltmektedir.”[15] der.
Elvan Çelebi’nin “Menâkıbü’l-Kudsiyye fî Menâsıbi’l-Ünsiyye” adlı manzum eseri, tarihî ve edebî değer taşıyan önemli bir eserdir. Ailesinin hayat ve menkıbelerini anlatan bu eserinde önemli tarihî olaylara da ışık tutmaktadır. Bu eserin yazma bir nüshası 1957 yılında bulunmuştur. Halen Konya Mevlâna Müzesi’nde koruma altında bulundurulmaktadır.
Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi hakkında; Elvan Çelebi’nin yazdığı ve ilk elden değerli bir kaynak olan “Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasıbi’l-Ünsiyye” eserini kazandıran Ahmet Yaşar Ocak’ın özetle değişik sayfalarda şu tespitleri oldukça önemlidir.
“Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi aslında ‘Elvan Paşa’ adıyla tanınmaktadır. Elvan Çelebi vaktiyle büyük dedesinin başını çektiği toplumsal ayaklanmanın (Babai Ayaklanması)hem iktidar hem de halk çevrelerinde bıraktığı yankıyı, kısaca geçmişi unutturmak için yaşamaya âdeta özen göstermekteydi. Eğer zaviyesi ve burada bu maksatla kaleme aldığı eseri, yani Menâkıbu’l-Kudsiyye olmasaydı, bu bölgede vaktiyle böyle birinin yaşadığı sanki hiç belli olmayacaktı. Dönemin kaynaklarının bu konudaki derin sükûtu, âdeta bu söylediklerimizi ispat ediyor gibidir. Elvan Çelebi’nin Mecitözü yakınlarındaki zaviyesinin, kendisinin Baba İlyas’ın sülâlesinden gelmesinin sağladığı üstünlükle, Vefâîlik’in, ana merkezi olduğu söylenebilir. Ama bu ana merkezin, dedesi Baba İlyas zamanında, Amasya yakınlarındaki zaviyenin üstlendiği güçlü önderlik rolünü yeniden üstlenme hevesine kapılmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz Elvan Çelebi zaviyesinin, daha kuruluşundan itibaren tam Sünni bir karakter taşıdığı pek kolay söylenemez. Baba İlyas’ın şahsiyeti göz önüne getirilecek olursa, burasının Bektaşiliğin teşekkülüyle, muhtemelen XVI. yüzyılda, bu tarikatın nüfuzuna geçtiği düşünülebilir. Bu hususta kesin ipuçları olmamakla beraber, zaviyenin kurulduğu bölgenin Bektaşilik ve Alevîliğin yaygın bulunduğu yerlerden birini teşkil etmesi dikkate alınırsa bu ihtimal uzak sayılmaz. XVI. Yüzyılda da zaviyede Kalenderîler ‘in yaşadığı anlaşılıyor.”[16]
Elvan Çelebi Köyünde bulunan Elvan Çelebi Cami ve Türbesi geniş bir bahçe içinde, birbirine bitişik ve kaynaşmış üç unsurdan oluşmaktadır.. Yapı orta kubbe ve şadırvanı, yan eyvanları ile tipik Türk yapısı özelliklerini göstermektedir. Yapının cami kısmındaki kitabeden 1282, türbe üzerindeki kitabeden ise 1307 tarihleri çıkarılmıştır.
Ahmet Yaşar Ocak’a göre; Semavi Eyice’nin de söylediği gibi Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi’de diğer kardeşleri gibi Kırşehir’de doğmuştu.. Çünkü Âşık Paşa Kırşehir’de yaşayıp Kırşehir’de ölmüştür. Sonrasında Elvan Çelebi Kırşehir’den ayrılarak dedesi Baba İlyas’ın mekânı olan ve türbesini ihtiva eden eski Çat Köyü (şimdiki İlyas Köyü) yakınlarına göçmüştür. Elvan Çelebi Kırşehir’den ayrılarak dedesi Baba İlyas geleneklerinin canlılığını hâlâ muhafaza ettiği Amasya havalisinde yerleştiği bu bölgede etkin bulunan Sivas hükümdarı Eretna Bey’in vezir Alâu’d-Din Ali Şah-ı Rûmî’nin amcasının oğlu olması sebebiyle himaye gördüğü de anlaşılmaktadır. Nitekim burada Elvan Çelebi’nin yaptırdığı tüm eserleri besleyecek zengin vakıflarla birlikte bu köyü ve etrafındaki arazileri Sivas hükümdarı Eretna Bey’in veziri Alâu’d-Din Ali Şah-ı Rûmî’ kendisine(Elvan Çelebi’ye) bağışlamıştır.[17]
Bu kitapta duyurduğum gibi, Âşık Paşa’nın yeğeni dolayısıyla Elvan Çelebi’nin amcasının oğlu olup, yakın akrabası bulunan Bu Sivas hükümdarı Eretna Bey’in veziri Alâu’d-Din Ali Şah-ı Rûmî’; Amasya Tarihi Yazarı Hüseyin Hüsameddin in verdiği malumata göre Kırşehir’de ki “Âşık Paşa Türbesi”ni de yaptırmıştı
TÜRBE ETRAFINDA ÂŞIK PAŞA AİLESİNE MENSUP OLDUĞU ANLAŞILAN BİR HAYLİ MEZAR VARLIĞI BUĞUN MAALESEF YOKTUR.
Vilademir Gordlerskiy[18] “Âşık Paşa Türbesi” etrafındaki duvar içinde bulunan mezarları zikrederken:
1715’te ölen Âşık Paşa kızı Melek Hatun
Zevcesi olduğunu tahmin ettiği Hacı Hatun
Oğlu Kızılca[19]
Bunlardan başka, duvar dışında kırık mermer parçaları üzerinde şüpheli olmakla birlikte “Es-seyyidcân” ibaresinin okunabildiğini aktarmakta, Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazade’yi de yetiştiren bu büyük aile mensuplarının Kırşehir’de Âşık Paşa Vakıfları’nın mütevellisi olarak son zamanlara kadar yaşadıklarını da belirtmektedir.[20] Âşık Paşa’nın, Kırşehir’deki türbesi, yüzyıllardan beri süregelen önemli bir ziyaret yeri olma vasfını hiç yitirmediği gibi, zaviyesi de şehrin en önde gelen bir zaviyesi olarak zengin vakıflarla donatılmıştır.
Âşık Paşa Türbesinin etrafında gerek eski ulaşılabilir fotoğraflarda gerekse vaktiyle tespit edilip kitabeleri görülüp çözdürülen Âşık Paşa ailesine mensup olduğu anlaşılan bir hayli mezar varlığı buğun maalesef yoktur.
Cevat Hakkı Tarım 1940’larda bu mezarlara dair olarak “Ayni zamanda Âşık paşa Ailesine ait bir aile kabristanı olan bu hazireye sonradan rastgele cenazeler konduğunu, birçoklarının kitabeleri silinerek yeni yazılar yazıldığını, hatta Âşık Paşa’nın babası Muhlis Paşa’nın hatununa ait kabir taşı kırıldığını, bu taşları ziyana uğratmamak için kaledeki Alâeddin camiine kendisinin taşıttırdığı”ndan bahseder.[21]
Meşhur Baba İlyas’ın oğlu ve de Âşık Paşa’nın babası Muhlis Paşa’ya dair tahrip olmuş çoğu başka yerlere taşınmış bu mezarlar arasında tek ipucu vardır. Cevat Hakkı Tarım’ın; “yarısı kırıldığından ziyana uğratmamak için diğer mezar taşlarıyla birlikte Kaledeki camiye taşıdığını” söylediği “Muhlis Paşa’nın hanımı Hacı Hatun, yani Âşık Paşa’nın annesine ait olan mezar yazıtıdır. ”Kırşehir Mezar Taşları” ile ilgili olarak ciddi bir eseri bulunan rahmetli dostum Mehmet Göktürk Muhlis Paşa’nın hanımı Hacı Hatun’a ait olan kırık da olsa mevcut olmadığını ve kaybolduğunu söylemiştir.
Göktürk “Gerek Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi’nin verdiği bilgiler gerekse bu mezar yazıtına göre Muhlis Paşa’nın Kırşehir’de Doğup Kırşehir’de öldüğünün kesinleştiğini” belirtir.[22]
Âşık Paşa ailesine ait olan mezar taşları ve kitabelerinden bilgi aktaran Cevat Hakkı Tarım, Muhlis Paşa’nın hatununa ait mezar taşındaki kitâbe, Âşık Paşa’nın zevcesi Hacu Hatun’a ait kitâbe ve türbenin arka penceresi önünde yuvarlak bir sütun üzerindeki Âşık Paşa‘nın oğlu Can’a veyahut haremine ait olduğunu bildirdiği kitabeden söz eder.
Kırşehir’deki benzer tarihi eserlerin hemen tümünü resimleyerek özenli bir çalışmayla kitabelerini kayıt altına alıp çeviren Halim Baki Kunter, Âşık Paşa’nın üçüncü oğlu olarak zikrettiği Can’ın varlığını bu türbe etrafındaki bir mezarın kitabesinde görüldüğünü söyler. Kunter, Türbenin arka penceresi önünde yuvarlak bir sütun üzerindeki. Âşık Paşa‘nın oğlu Can‘a ait olan mezar taşının kitabesini ve çevirisini aktarır:[23]
“Âşık Paşa’nın oğlu
Seyyit Can’ın yeri(mezarı)
Şevval ayının dördü
Dokuz yüz altmış dört senesi”
Âşık Paşa’nın Garipnâme’yi yazdığı dönem, Orta Anadolu’da Eretnaoğulları ve Kadı Burhanettin zamanında devlet dili Farsça idi. Garipnâme’nin Türkçe yazıldığından dolayı, kıymetsiz sayılmamasını isteyen Âşık Paşa, esasen dönemin şehirlerde yaşayan münevver sınıfın psikolojisini anlatmış, Türkçe’yi Arapça ve Farsça gibi bir ilim edebiyat dili değil, basit ve kaba bir konuşma dili sayanlara karşı milli bir edebiyat diliyle çıkmıştır.[24]
ÂŞIK PAŞA’NIN “GARÎB-NÂME ” İLE ORTAYA ÇIKTIĞI O DÖNEMİN BAŞKALDIRIŞI; ATATÜRK’ÜN “DİL DEVRİMİ’YLE DE BULUŞACAK OLAN TÜRKÇENİN İSTİKLAL MÜCADELESİNİN ZİRVESİNİ TEŞKİL ETMİŞTİR.
Esasen Anadolu’da Dini, tasavvuf bilgi ve heyecanları halka ulaştırmak isteyen şair ve yazarlar, halkın anlayacağı dili kullanmak zorunda kalmaları yanında özellikle yeni Türk beyliklerin hükümdarları da Türkçe yazan şair ve bilginleri teşvik ettikleri de bir gerçektir. Böylece Anadolu ve Azerbaycan‘da Oğuz ağzına dayalı yeni bir yazı dili kurulmuş ve bunun ilk örnekleri 13 yüzyılda verilmeye başlanmıştır ki bu yeni yazı dilinin ilk büyük eseri Aşık Paşa’nın 1330‘da yazdığı Garib-nâme‘olmuştur..
Bu Garibnâme, döneminin sosyal, kültürel ve fikrî hayatının aynası olduğu gibi. Kökleri Türk dilinin ilk büyük eserlerinden Kutadgu Bilig‘e kadar giden “Oğuz Türkçesi”nin ilk eserlerinden olması dolayısıyla da onu Göktürk anıtları‘yla da karşılaştırılabilinir.
Kırşehir, bu anlamda tüm Türk Dünyası‘nın ortak hafızasında da önemli yere sahiptir.
13.yüzyıl Orta Anadolu‘sunda Kırşehir’de parlayan Türkçe kıvılcımı, Garibnâme‘yle bir güneş hâline gelmiş ve günümüze dek hiç sönmediği gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Dil Devrimi” ile de taçlanmıştır. İşte bu yüzdendir ki Türkçenin devlet ve medeniyet dili oluşu Tarihin yüzlerce yıl derinliklerinden geldi.
Vatandaşların çoğunluğunun anlayamadığı Arapça ve Farsça kökenli sözcük ve dilbilgisi kurallarından arındırılıp Türkçe’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak, ulusal dili olarak yazı ve konuşma dili haline getirildi.
Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki, 12 Temmuz 1932 tarihli devrim, halka unutturulamayan bir ulusal
dilin, yeni tipte bir “Ulus Devlet”le resmileşmesinin ve geliştirilmesinin de adıdır.
Âşık Paşa’nın, tasavvuf düşünceleri içinde Türk kültürünü Orta Asya kaynaklarıyla birlikte resmettiği Türkçe Garipname; yüzyıllar boyunca Türk kültürüne büyük kaynak teşkil etmiştir. Âşık Paşa, Türkçe yazarken yüksek tasavvufa ait fikirlerini Farsça bilmeyenlere karşı yaymak maksadını gütmüş, bu durumu söylemek mecburiyetini de hissetmiştir.[25]
Esasen İslam’ın Asya’ya yayılması ve Türkler tarafından resmi din olarak belirlenmesi sonucu, Türkçe hem yazı dili hem de konuşma dili olarak ihmal edilmiş, bu coğrafyada “Arapça’nın “Kuran dili”, “Acem’in zengin edebiyat dili”, Türkçe ’ye üstün gelmiştir. Devlet adamlarının çeşitli çıkarlara dayanan zorlamaları da bunda etkili olmuştur. Arapça ağırlığı dinsel kuralların icrası ve devlet işlerinin görülmesi noktasında kendisini ortaya koyarken, Farsça ise “Okumuşlar” sınıfının edebi zevklerini ve kaprislerini okşamıştır. Din kurallarına, şeriata bağlılık derecesi arttıkça, Türk devletlerinde Arapça’nın Türkçe ‘ye egemenliği de mutlak olmuştur.[26] Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidi Togan, “Türkçe ‘ye yüzyıllardır çeşitli kavimlerle temaslar sonucu pek çok yabancı sözlerin girdiğini, ancak bu yabancı kelimelerin İslam devrinde ve son zamanlarda şimdi gördüğümüz kadar geniş mikyasta tasallut ettiğinden” söz eder.[27]
ÂŞIK PAŞA’NIN “GARİPNAME”Sİ, MEVLANA’NIN MESNEVİSİ ‘NE KARŞI TÜRKÇE OLARAK BİR NAZİRE GİBİDİR”
Anadolu Selçuklu Sultanları yüksek İslam eğitimi almış olup, Arapça’yı iyi bilmekte, aynı zamanda hepsi de Farsça bilip, konuşmaktadır. I. Kılıçarslan’ın oğlu Rükneddin Süleyman Şah gibi, kardeşi I. Gıyaseddin Keyhüsrev ile bunun oğlu I. Keykavus’da Farsî şiirler yazmışlardır ki, Anadolu Selçuklularının ünlü vezirlerinden Sahib Divan Hoca Bedrettin Horasanlı, Hoca Fahreddin Ali Tebrizli, İzzettin Ali bin Muhammed Reyli, Pervane’nin babası vezir Sahib Muhazzibeddin Ali Kaşanlı, Sahib Mecmettin Ebu Bekir, Şemşeddin Muhammed bn Mueyyit al-Tuğra’î de Farsî şiir ve inşanın öncülerinden olan İranlılar’dır.[28]
Tüm bunlara rağmen İran kültürünün tesiri daha önceki Türk şiirini birdenbire ortadan kaldıramadığı gibi İslamiyet’in kabulü de önceki Türk kavimi inançlarını birdenbire yok edemedi. Esasen Türkler, hiçbir yerde Arap-İran medeniyetine tamamen bağlı kalmış değiller. Türkler ’in kendi dillerini unutmaları da hiçbir yerde vuku bulmamıştır. Bununla birlikte Arap ve İran medeniyetinin Türklere tesiri o kadar kuvvetliydi ki Türk dili hiçbir yerde devlet ve medeniyet dili olamadı.[29]
Prof.Dr. Halil İnalcık vefatından önce 2009 yılında katıldığı Fatih Altaylı’nın “Teke Tek” Programında Âşık Paşa’ya ilişkin olarak şöyle demiştir:
“Kırşehirli büyük bir Türk sever âlimimiz vardır. Bunun adı Âşık Paşa’dır. Aşıkpaşazade’de bunun torunudur. . Bu Âşık Paşa, Garipname diye 4 cilt eser yazmıştır. Bu eser Mevlana’nın Mesnevisi ‘ne karşı bir Türkçe olarak nazire gibidir…”[30]
Mevlânâ’nın tesiriyle Farsça’nın “Mevleviliğin mukaddes bir dili” olduğu.[31] Devir düşünüldüğünde, İnalcık’ın Âşık Paşa, Garipnamesi’ni,“Mevlana’nın Farsça Mesnevisi’ne karşı bir Türkçe olarak nazire gibidir” tarzlı değerlendirmesi çok daha iyi anlaşır.
Eserinde Türk dilinin ihmal edilmiş olmasından yakınan Âşık Paşa şöyle der:[32]
Türk diline kimseler bakmaz idi
Türkler’e her giz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri
Bu Garipnâme ilen geldi dile
Kim bu dil ehli dahi ma’nâ bile
Türk dilinde ya’ni ma’nâ bulalar
Türk vü taçik cümle yoldaş olalar
Yol içinde birbirini yirmeye
Dile bakup na’niyi hoş görmeye
Tâ ki mahru kalmaya Türkler dahı
Türk dilinde anlayalar ol Hak’ı.
“Türk diline kimse bakmaz; Türklere asla gönül vermezdi.
Türkler de kendi dillerini, incelikleri ve yüce menzillerini bilmezlerdi.
İşte bu Garibname, onun için yazıldı, söylendi. Böylece bu dili konuşanlar, ince manaları anlayabilsinler.
Türkler ve Tacikler Türkçe ile aynı manalarda buluşup yoldaş olsunlar.
Aynı yolda birbirini yermesinler. Dile bakıp da manayı hor görmesinler.
Türkler de bu bilgilerden mahrum kalmasınlar, Türk dilinde Hakk’ı anlayabilsinler.”
Âşık Paşa’nın eseri olan ve 1330 yılında yazdığı “Garipnâme”[33] On Bab (Fasıl)dır. Her bab da on destan vardır. Kitap tatlı bir Türkçe ile yazılmıştır. Türkçe’ si XIII-XIV. Yüzyıl’ın Türkçesidir. Yapıt 12 bin beyit kadardır. Ahlakî ve tasavvufi manzumeler tarzında olan bu yapıtın diğer bir adı da Mâ’rifnâme’dir. Eserin ilk sayfalarında yüce Çalab’a ve Hz. Muhammed Yalvaç’a sığınıldığına ilişkin sözler yer almaktadır. Bu sözleri onları öven cümleler izlemekte daha sonra “ Yüce Allah’ın rahmetine muhtâç, Şeyh İlyas oğlu ve Ali Muhlis Paşa oğlu Ali’yimki Şeyh Âşık Paşa olarak tanınırım. Bunu Türk diliyle nazım olarak hazırladım.” denilmiştir.[34]
Âşık Paşa’nın kaleminden çıkan Dinî -tasavvufi konulu didaktik bir eser olan Garipname içinde 67 şiir bulunduğundan, aynı zamanda “Divan-ı Âşık Paşa” ya da “Ma’rif-Name” adıyla da anılır ki halkı bilinçlendirmek ve eğitmek amaçlı yazdığını açıkça ifade eden şairimizin bu eseri gerek dil özellikleri gerekse tasavvufi görüş açısından çok önemli bir eserdir.
Âşık Paşa’nın Garipname’yi yazdığı dönem, Konya’da Fars (İran-Acem) dili yaygındır. Buna karşılık Kırşehir’de Süleyman Türkmani, Ahi Evran, Baba İlyas ve İshak’ın aile bireylerinin savunduğu Türk dili ve kültürü egemendir. Âşık Paşa Fars diline direnenlerin başındadır.[35] Âşık Paşa’nın Garipname’sini yıllar sonra Mevlit’in sahibi Süleyman Çelebi görmüş ve son derece esinlenmiştir.[36] Türk kültürünün anlaşılmasında yazılı eserler arasında Dede Korkut Oğuznameleri gibi Garipname’de en önemli eserler olarak kabul gördüğünden 8 asra yaklaşan bir zamandır değerinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Türk kültürünün ve anlayışının temel özelliklerinin gerekçelendirilmesine imkân saylayan bir kaynak olarak Altay Destanı; Garipname’nin yayınlandığı dönemden çok daha gerilere gitse de konular itibariyle her iki yazılı eser arasında büyük yakınlık vardır. Her iki esererin kaynağında Türk kültü, töresi vardır. Garipnamenin yazıldığı dönemde Anadolu Türk topluluğu İslamiyet’i benimsemiş durumdadır. Âşık Paşa’nın Müslüman olduğu kesin olmakla birlikte İslam’da yeri pek açık olmayan döneminin Türk ileri gelen önder seçkinleri oluşumu dâhilinde görülür. Sonradan tarikat(yol) olarakta adlandırılacak olan bu yapılanma tümüyle Türk kültür yapılanmasının da ta kendisidir. Eser; Türk topluluğun usul ve adabı, muhtelif törenleri, eğitim sistemi, eğitilenlerin geçtiği aşamaları ve ulaşılacak hedefleri ve birçok konularda birinci elden ve en yüksek mertebeden değerli bilgiler içerir.[37]
1272 yılında doğan Âşık Paşa, 3 Kasım 1333 tarihinde hayata gözlerini kapamış, ölümünden sonra da Kırşehir’de adına işlemeli sütbeyaz mermerle kaplı bir türbe yaptırılmıştır. Bu türbe, Kırşehir’de Kayseri asfaltı üzerinde ufak bir tepededir. İçerideki yatır bölümü kare biçiminde ve kubbelidir. Kenarları beş metre otuz beş santimdir. Ahşap sandukası kapının bulunduğu duvara bitişiktir. Ortada boş bir bölüm kalır. Kubbe sekiz köşeli olup Kırgız çadırına benzemektedir.
Âşık Paşa’nın yatır kitabesinde şöyle denmektedir.
“Gizlilik bilgileri ıssı, aydınlatıcılar (mürşitler) başı, Yaradan’ın biricik eri Şeyh Paşa Muhlis’in, o da İlyas’ın oğludur. O bu aleme Ha’(Arap alfabesinin noktalı Hı harfi) ve aynı harfin Ebced tutarı 670’te (1271) geldi ve Zelece (Arap alfabesinde dal harfinden sonra gelen zel) lam ve cim harflerinin ebded tutarı 733 H.yılı (1333 ya da 1332 M. (yayıncı)) 13 safer Salı günü gecesi bu dünyadan uçtu.”[38]
Kırşehir’e nazır bir tepede bir sanat abidesi olarak bu türbeyi ziyaret edenler büyük şaire Türk dili adına şükranlarını sunarlar.
ÂŞIK PASA TÜRBESİ (733-1322)
Uygur Türklerinden Ertena veya (Eretna) nın, Orta Anadolu’da kurduğu Ertena Oğulları Devleti zamanında yapılan ve de değişik bir üslûbun doğuşuna örneklenen iki orijinal mezar anıtından bir de, Kırşehir’de, Âşık Paşa Türbesi’dir. (733-1322)

Âşık Paşa Türbesi Walter Ruben Çizimi (1944)
Caca Bey Vakfiyesi’nin Moğolca bölümünün Uygur harfleriyle yazılmış olması; Uygur Türklerinden Alaeddin Eretna’nın 1243 Moğol istilası sonrasında Orta Anadolu’da kurduğu, 1335- 1381 yıllarında hüküm süren Ertena Oğulları Devleti zamanıyla birlikte, Kırşehir’de Uygurlulara mensup yetenekli meslek adamlarının ve sanatçıların yaygın bulunduğunu da gösterir. Kırşehir bu yönüyle Alaatttin Eretna tarafından kurulan Eratna Beyliği ya da devletinin önemli merkezlerinden biridir. Burada konumuz açısından önemli bir bilgi paylaşımı vardır ki Babailerden Âşık Paşa ile Eretna Beyliği arasındaki ilişkidir. Amasya Tarihi Yazarı Hüseyin Hüsameddin; Uygur Türkleri tarafından kurulan Eratna Devletinin veziri Hoca Ali Şah Rumi’yi Âşık Paşa’nın yeğeni olarak gösterip Âşık Paşa Türbesinin de bu vezir tarafından yapıldığını bildirmiştir.
Tamamen mermerden yapılmış olup, asimetrik uzun cephesi, Kırgız çadırına benzeyen kubbesi, yana alınmış dar ve uzun portali ile Selçuklu mimarisinden tamamıyla farklı görüşlerle, yeni bir üslûbu haber vermektedir. Kitabe de çok değişik olarak, kubbenin önüne gelmiş, girinti yapan saçak silmelerle çerçevelenmiştir. Portalde, istiridye nişin etrafı, örgü motiflerinden bir bordürle çevrilmiş, düz cephenin ortasında, alçakta, sivri kemer alınlıklı tek bir pencere açılmıştır. Girişte, yanda, dar bir holle kubbeli kare mekândan oluşan türbe, değişik mimarî unsurların ahenkli bir bütün meydana getirdiği yeniliklerle dolu bir abidedir.[39]
İSLAM’DAN ÖNCEKİ DÖNEMLERDE TÜRKLER ARASINDAKİ SAVAŞÇI KAHRAMANLARA “ALP” YA DA “ALP-EREN” DENİLİRDİ Kİ, BU NİTELEME TÜRK HALKININ ADETA MODEL KAHRAMANI OLUP ÂŞIK PAŞA SIK SIK BU ALP’LERDEN SÖZ EDER
“2007 yılı yazında Âşık Paşa Türbesinin restorasyonu sırasında türbe kubbesi arasındaki taşlar arasında bulunan at üstünde Ok’uyla sarığıyla, sadağıyla (ok ile yay koymaya yarayan torba hâkim duruşlu bir ‘at süvari figürü’[40]” atlanıp geçilecek bir şey değildir. Bu figür, “Alp’lik geleneğinin Anadolu’da figürler ve motifler sanatına kadar yansıyan boyutunu haber eder gibidir. “Bu süvari figüründe At’ın bir ayağı yukarıda olup, göğsüne çekilmiş başı ‘S’çizen boynuyla oluşmuş arma özelliğiyle bir süvariyi tamamlamaktadır.”[41] Göktürk’ün “süvari” dediği bu figür “Alp” temsili olmalıdır ki burada yeri gelmişken hatırlatalım ki, Âşık Paşa, Garipname adlı eserinde sık sık “Alpler” den söz eder.[42]
Kanı ol kim ister alp’lık adını
Almak ister düşmeninden dad’ını
Düşmenin kahr’eyleyub basmak diler
Başını at yanına asmak diler
Gelsün işitsün kim alplık neyimiş
Alplarun sermayesi niceymiş
Eydeyim bir bir sana ahvalini
Kim bilesin alperenler halini
Alplık eyleb değmeler ad almadı
Yağı’dan korkan durub dad almadı

Garipname’de; Müslüman olmadan önceki Türk toplumunun, kahramanlık ve cengâverlik geleneğinin özel bir yere ve değere sahip olmasının kuvvetli izleri görülür.
Bektaşilik Sünniliğe ve medrese iskolastiğine karşı cephe almış, Haydariler, Abdallar, Kalenderiler gibi benzer düşünceye sahip kitleler arasında yayılmıştır. Bektaşi edebiyatında da görülebileceği gibi toleranslı bir ruha sahip olması nedeniyle de kalabalık taraftarlar bulmuş, Horasan erenlerinin savaşçı vasfı dolayısıyla da askeri zümre tarafından kendilerinden faydalanılmış, Osmanlı’nın ilk kuruluş yıllarında bunların ileri gelenlerinin birçoğu savaşlara katılmış ve “Alperenler” diye anılmıştır ki söz konusu Alperenler Ahilik örgütlenmesiyle de alakalıdır.[43]
İslam’dan önceki dönemlerde Türkler arasındaki savaşçı kahramanlara “Alp” ya da “Alp-eren” denilirdi ki, bu niteleme Türk halkının adeta model kahramanıdır. İslam’dan sonra bu “Alp”lik yerini “Gazi” liğe bırakmış, fetihleri İslam’la da siyasa eden ve kutsayan bir niteliğe bürünmüştür.[44]
Fuat Köprülü’nün ifadesiyle; “’Alplar devri’, Anadolu muhitini öyle kesif bir kahramanlık havasıyla doldurmuştur ki, Acem maneviyatının bozucu tesiri altında kalan Selçuklu hükümdarları bile, kendi saraylarında Oğuz töresine ve eski cengâverlik an’anelerine bağıllıktan vazgeçemiyorlardı. Sultanların ava çıkması, Oğuz Beyleriyle birlikte top ve çevgan oynaması, silahşorluk ve okçuluk talimleri yapması Oğuz töresi icaplarındandı.”.[45]
Halil İnalcık; “Eski Osmanlı rivayetlerinde alplar, alp-erenler ve ahîlerin Osman Gazi’nin en yakınları olarak gösterildiğine” dikkat çekerken, “Rivayette Osman, bir Babaî halifesi olan Şeyh Ede-Bali’nin, bu tam bir Ahî âdeti olarak irşadı ve beline gaza kılıcını bağlayıp gazi olup, gazâ akınlarına başladığını, bu durumun Alplar’ın Orta-Asya Türklerindeki kahramanlık geleneği ile bağlantılı olduğunu” belirterek, “Kırşehirli Âşık Paşa’nın Garibnâme’de Alp olmak için dokuz şart aradığını, bu şartlarında Şecâat, kol kuvveti, gayret, iyi bir at, hususi bir kıyafet, ok yay, iyi bir kılıç, süngü, uygun bir yoldaş olduğunu” hatırlatır.[46]
Halil İnalcık’ın da Alp, Alp-eren’lerle ilgili olarak “Orta Asya Türk gelenekleri Yeseviyye ve Babaiyye’ler içinde (daha önce bahsettiğimiz)savaşçı elemanlar” olarak nitelediği ‘Alpl’ler, Alp-erenler’” hususu son derece önemlidir. Yüzyıllardır Türklerin yeri ve zamanı geldiğinde iyi bir savaşçı toplum olduğunun izahatını, bu Orta Asya’dan süregelen “Alp” kültür geleneğinde aramak gerekir.
DİPNOTLAR
[1] Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasıbi’l-Ünsiyye.
[2] Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, C. 2, s. 503.
[3] Ethem Erkoç, Âşık Paşa ve Oğlu Elvan Çelebi, Çorum, 2005, s. 53.”
[4] Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasıbi’l-Ünsiyye, s. LIV, LV.
[5] Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasıbi’l-Ünsiyye, s. LX.
[6] Aşıkpaşa-yi Velî, Garipnâme, s. 17.
[7] Âşık Paşazâde, Âşık Paşaoğlu Tarihi, Haz. Atsız, MEB Yayınları, İstanbul, 1970, s. 3.
[8] Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, C. 2, s. 503.
[9] Kunter, “Kitâbelerimiz”, s. 431-436.
[10] Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, C. 2, s. 504.
[11] Bu köyün adı tüm kaynaklarda eski adıyla Çat olup, Babai İsyanı sırasında Selçuk sultanının Âşık Paşa’nın dedesi Baba İlyas’ı yakalamak için üzerine askerlerini gönderdiği köydür.
[12] Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, C. 2, s. 505.
[13] Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, C. 2, s. 506.
[14] Aşıkpaşa-yi Velî, Garipnâme, s. 18.
[15] Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasıbi’l-Ünsiyye, s. LXIV.
[16] Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasıbi’l-Ünsiyye, s. XXVI-XXIX.
[17] Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasıbi’l-Ünsiyye, s. XXII-XXVIII.
[18] Vilademir Gordlerskiy 1920’lerden itibaren dönemin Sovyetlerince araştırma yapmak üzere Türkiye’ye gönderilmiş, bu arada da Kırşehir’e de uğramış, birkaç yıl çalıştıktan sonra bazı eserler yazmıştır.
[19] “Kızılca” Kırşehir merkezine 14 km. uzaklıkta bir köyün de adıdır.
[20] Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, C. 2, s. 506.
[21] Tarım, Tarihte Kırşehri-Gülşehri Babailer Ahiler Bektaşiler, s. 29-30.
[22] Göktürk, Tarihi ve Anıtları Işığında Kırşehir Mezar Taşları, Mezardaki Hayatlar, s. 146.
[23] Kunter, “Kitâbelerimiz”, s. 436.
[24] Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, C. 2, s. 508-509.
[25] Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, s. 384.
[26] İlhan Arsel, Arap Milliyetçiliği ve Türkler, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1987, s. 252-254.
[27] Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, s. 21.
[28] Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, s. 215.
[29] Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, s. 159-179.
[30] https://www.youtube.com/watch?v=cWAFhbQkqZQ&t=3853s (Erişim 08/12.2024)
[31] Gölpınarlı, Mevlana’dan Sonra Mevlevilik, s. 444.
[32] Aşıkpaşa-yi Velî, Garipnâme, s. 21.
[33] Âşık Paşa’nın “Garipname” eseri; “tıpkıbasım, karşılaştırmalı metin ve aktarma” olarak Prof.Dr. Kemal Yavuz tarafından; (Kırşehirli Prof.Dr. İlhan Kılıçözü’ nün teşvik, takip ve maddi katkılarıyla) “Türk Dil Kurumu Yayınları”nca 2000 yılında 4 cilt olarak yayımlanmıştır. Prof.Dr Kemal Yavuz; “Garib-nâme” adlı eserin “Ön Söz” ünde emeği geçen Kırşehirlilere teşekkür ederek şöyle der: “Garib-nâme hacimli bir eserdir. Bunun için manevî destek yanında büyük maddî desteği de gerektirir. İşin manevî yönünü Ahi Kültürünü Araştırma ve Eğitim Vakfı’nın önde gelen mensupları Galip Demir, Prof. Dr. İlhan Kılıçözlü, Prof. Dr. İlhan Şahin, Prof. Dr. Hüsnü Özek, Nevşehir Eski Milletvekillerinden Kırşehirli Ramazan Demirsoy, Yard. Doç. Dr. Erol Ülgen ve Dr. Ali Mazak ile diğer gönül ehli arkadaşlar yüklendi. Maddî tarafını ise, filmlerinden fotokopi ve baskı işlemlerine kadar ne gerekiyorsa, Prof. Dr. İlhan Kılıçözlü ile eşi Dr. Meral Kılıçözlü üzerine aldılar.”
[34] Aşıkpaşa-yi Velî, Garipnâme, s. 20-26.
[35] Aşıkpaşa-yi Velî, Garipnâme, s. 18.
[36] Önder, Kırşehir Güldestesi, s. 17.
[37] Çavdaroğlu, Türk Anlayışı ve Madaylık, s. 41-43, 349-351.
[38] Aşıkpaşa-yi Velî, Garipnâme, s. 20.
[39] Aslanapa, Türk Sanatı, s. 199.
[40] Göktürk, Tarihi ve Anıtları Işığında Kırşehir Mezar Taşları, Mezardaki Hayatlar, s. 102.
[41] Göktürk, Tarihi ve Anıtları Işığında Kırşehir Mezar Taşları, Mezardaki Hayatlar, s. 102.
[42] Aşıkpaşa-yi Velî, Garipnâme, s. 338.
[43] Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, s. 114.
[44] Nuran Altuner, “Manzum Bir Fütühname”, II. Uluslararası Ahilik Kültürü Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1999, s. 25.
[45] Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 244.
[46] İnalcık, Osmanlı Tarihinde İslâmiyet ve Devlet, s. 35.
[47] Ok ile yay koymaya yarayan torba


