11 Ekim 2026

“MEKKE İTTİFAKI” NIN GÖLGESİNDE “YEMEN” VE “TARİHİN HAFIZASI”

“Yemen bizim neyimize, 

Şiven düştü evimize. 

Bak gözümden akan yaşa, 

Akıl ermez bu işe.”

Yemen, Anadolu’nun hafızasında yalnızca uzak bir ülkenin adı değildir. Evladından haber bekleyen anaların, eşinin yolunu gözleyen kadınların, dönmeyen askerlerin ardından yakılan türkülerin adıdır. Haritada uzak görünür; türkülerimizde evimizin içindedir.

Anadolu insanı bu acıyı anlatırken sözü uzatmamış. Cepheye gönderilen evladının ardından hem ağlamış hem sormuş: “Yemen bizim neyimize?”

Bu soruda yalnızca acı yok. Bir hesap sorma, savaşın gerekçesini öğrenme isteği de var. Devletlerin büyük hesaplarıyla halkın ödediği bedel arasındaki mesafe, dört dizeye sığmış.

Bir başka ağıt daha açık konuşuyor: “Merhametsiz padişahlar askeri / On senedir eğliyorlar Hicaz’da.” Resmî tarih cepheleri, komutanları ve zaferleri anlatırken türküler geride kalanların sesini taşıyor. Evladını bekleyen ananın, eşinin yolunu gözleyen kadının sesini…

Aradan bir asırdan fazla zaman geçti. Osmanlı yıkıldı, Atatürk’ün önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Ama Yemen adı yeniden karşımıza çıkıyor. Bu kez Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında “Mekke İttifakı” adıyla gündeme gelen savunma iş birliği tartışmaları içinde.

Öyleyse baştan soralım: Türkiye hangi sorumluluğu üstlenecek? Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilecek destek, bir gün Yemen’de savaşma yükümlülüğüne dönüşebilir mi?

Bu soruların cevabını ittifakın adı değil, açıklanacak hükümleri verecek. Kamuoyunun da bilmesi gereken budur.

YEMEN’İ TANIMADAN YEMEN HESABI YAPILMAZ

Husileri yalnızca “İran’ın uzantısı” diye anlatmak kolay. Ancak bu açıklama Yemen’i anlamaya yetmiyor.

Kendi adlarıyla Ensarullah, Yemen’in kuzeyindeki Zeydî Şii çevreden doğmuş siyasi ve silahlı bir hareket. Zeydîlik, İran’da egemen olan On İki İmam Şiiliğiyle aynı değil. Yemen’deki geçmişi dokuzuncu yüzyılın sonlarına uzanıyor; bu topraklarda yalnızca bir inanç geleneği değil, yönetim biçimi de olmuş.

Osmanlı’nın Yemen’de karşılaştığı direnişlerde Zeydî imamların ve yerel aşiretlerin önemli bir yeri vardı. Bugünkü Husiler o eski imametin doğrudan devamı sayılmaz. Fakat aynı dağların, aynı toplumsal çevrenin hafızasından besleniyorlar.

İran’ın desteği elbette göz ardı edilemez. Yine de Yemen’in bütün sorunlarını Tahran’a bağladığınızda, ülkenin kendi tarihini ve iç çatışmalarını açıklamanın dışına itmiş olursunuz. Yemen’deki huzursuzluk, İran İslam Cumhuriyeti’nden çok daha eski.

Osmanlı da Yemen’e yalnızca bir toprak parçası olarak bakmıyordu. Hicaz’ın güvenliği, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu ticaret yolları, Portekiz’in yayılması bu hesabın içindeydi. Ancak harita üzerinde önemli görünen bir bölgeyi yönetmek, haritaya bakarak karar vermek kadar kolay olmadı.

Dağlık coğrafya, aşiret bağları ve yerel dinî otoriteler, özellikle 19. yüzyıldaki hâkimiyet girişimlerini zorlaştırdı. Asker göndermek, kalıcı bir siyasi uzlaşma sağlamaya yetmedi.

Bugün Bâbülmendep Boğazı ve Kızıldeniz yine büyük hesapların merkezinde. Silahlar değişti; Yemen’in coğrafyasını ve insanını hesaba katma zorunluluğu değişmedi.

Türküler elbette birer askerî rapor değildir; farklı yörelerde, farklı sözlerle yakılmışlardır. Söz gelimi,

“Padişaha söyleyin yâri göndersin

Bu kanunu, bu zagonu döndersin

On seneyi bir seneye indirsin 

Hiç mi merhamet yok Sultan Aziz’de?”

dizelerinde ‘Sultan Aziz’ adının geçmesi, bu ağıtı tek bir savaş yılına bağlamayı doğru kılmaz. Ancak bütün bu söz çeşitliliğinin içinden hep aynı ortak yakınma yükselir: Uzayan askerlikler, bir türlü dönmeyen insanlar ve uzaktaki merkezlerde alınan kararların Anadolu evlerine düşen o dinmeyen acısı…

“N’olur karlı dağlar n’olur / Asker yârim gelse yaralarım ey’olur” yakarışı, Yemen’deki askerle Anadolu’da bekleyeni birbirine bağlıyor. Bizim tarih hafızamızda Yemen biraz da bu bekleyişin adı.

RİYAD’IN KAYGISI TÜRKİYE’NİN SAVAŞI OLUR MU?

Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışmayı yalnızca Sünni–Şii ayrılığıyla açıklayamayız. Riyad, güney sınırındaki silahlı güçten, füze ve insansız hava aracı saldırılarından, İran’ın etkisinin artmasından kaygı duyuyor.

2015’te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun Yemen’e müdahalesi, ülkeyi ağır bir insani felakete sürükleyen savaşın önemli dönemeçlerinden biri oldu. Güvenlik adına başlayan askerî müdahalenin Yemen halkına ödettiği bedeli unutmamak gerekir.

Riyad’ın Türkiye ve Pakistan’la savunma ilişkilerini geliştirme arayışını bu tablodan ayrı düşünemeyiz. Türkiye açısından ise kritik nokta, iş birliğinin sınırı.

Savunma sanayii ortaklığı, eğitim ve teknoloji paylaşımı başka; Yemen iç savaşında doğrudan taraf olmak başka. Bu sınır açık çizilmezse bugün güvenlik iş birliği diye konuştuğumuz şey, yarın başka bir ülkenin çatışmasına katılma baskısına dönüşebilir.

FİLİSTİN’E DESTEK VE KIZILDENİZ’DEKİ SALDIRILAR

Husiler, Gazze savaşı sonrasında İsrail’e ve Kızıldeniz’deki gemilere yönelik saldırılarını Filistinlilerle dayanışma gerekçesiyle sundular. Filistin’in bölge halkları için taşıdığı önem, onların Yemen dışında da daha çok konuşulmasını sağladı.

Ancak İsrail’in Gazze politikasına karşı çıkmak, uluslararası ticaret gemilerine saldırmayı haklı kılmaz. Kızıldeniz’de ulaşımın tehlikeye girmesi, İsrail dışındaki toplumlara ve ekonomilere de zarar verir. Husilerin ABD ve İsrail karşıtlığını yalnızca İran’a bağlamak da onları bütün bölge halklarının temsilcisi saymak da yanıltıcıdır. Türkiye ve Suudi Arabistan, Filistin konusunda İsrail’i eleştirirken Yemen’de farklı güvenlik hesapları yapabilir. Bizim için temel soru ise aynı: Suudi Arabistan–Husi çatışması, bu ittifak üzerinden Türkiye’ye askerî sorumluluk yükleyecek mi?

BÜYÜK GÜÇLER KENDİ HESABINI YAPIYOR

Washington, Suudi Arabistan’ın güvenliğini, İran’ın etkisinin sınırlanmasını ve Kızıldeniz’de deniz ulaşımının açık kalmasını önemsiyor. Bölge ülkeleri daha fazla askerî yük üstlenirse ABD’nin doğrudan ödediği maliyet azalabilir.

İsrail de Husi saldırılarının durmasını ve İran’la bağlantılı askerî gücün zayıflamasını ister. Ancak Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında güçlü ve bağımsız bir savunma ortaklığı kurulmasının İsrail’in bölgesel hesaplarını etkilemesi de mümkündür. İttifakı peşinen İsrail yanlısı ya da karşıtı ilan etmek, meseleyi gereğinden fazla basitleştirir.

Rusya, İran’la ilişkilerini sürdürürken Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle enerji ve diplomasi bağlarını korumaya çalışıyor. Çin’in hesabında ise Körfez petrolü, İran ve Suudi Arabistan’la ekonomik ilişkiler, Kızıldeniz üzerinden Avrupa’ya uzanan ticaret yolları var.

Görüldüğü gibi herkes aynı haritaya bakıyor ama aynı şeyi görmüyor. Türkiye’nin de başkalarının hesabı içinde kendi çıkarını kaybetmemesi gerekiyor.

Sünni–Şii ayrılığı bu mücadelelerde sık sık öne çıkarılıyor. Oysa petrol, ticaret yolları, askerî üsler ve yönetimlerin kendi güvenliği de en az mezhep kadar belirleyici. Gerilim büyüdükçe silahlanma artıyor, dış desteğe bağımlılık derinleşiyor. Bundan kazanç sağlayanlar var.

Yine de bütün çatışmaları dışarıdan kurulmuş bir oyuna bağlamak, bölgenin kendi sorunlarını yok saymak olur. Asıl tehlike, farklı inançlardan insanların birlikte yaşama imkânının devletlerin nüfuz mücadelesine feda edilmesi.

YENİ BİR SAVAŞIN SAFI MI?

Birinci Dünya Savaşı öncesinde güvenlik için kurulan ittifaklar, kriz büyüdüğünde ülkeleri beklemedikleri cephelere taşıdı. Bu tarih, bugünün aynısı değil. Ama ittifakların sonuçlarını düşünürken gözümüzün önünde durmalı.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın kaçınılmaz olduğunu söyleyemeyiz. Buna karşılık ABD–Çin rekabeti, Rusya–Batı gerilimi ve İran–İsrail çatışması, ülkeleri yeni ortaklıklar aramaya itiyor.

“Mekke İttifakı” da ABD ekseninde yeni bir saflaşmanın hazırlığı olabilir mi? Türkiye’nin NATO üyeliği ve Suudi Arabistan’ın Washington’la askerî bağları bu soruyu akla getiriyor. Fakat Pakistan’ın Çin’le ortaklığı, Riyad’ın Pekin ve Moskova’yla ilişkileri, Ankara’nın farklı ülkelerle sürdürdüğü diplomasi, şimdiden kesin bir hüküm vermeyi zorlaştırıyor.

Bence üzerinde durulması gereken tehlike şu: Barış ve güvenlik amacıyla sunulan bir ortaklık, Yemen üzerinden büyük güçlerin çatışmasına bağlanabilir. O zaman kuruluşta söylenenlerle sahada üstlenilen görevler birbirinden uzaklaşır.

CUMHURİYET’İN DERSİ

Yemen türkülerinde duyduğumuz acının bir başka anlatımı, Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı’nda karşımıza çıkar. Birinci Dünya Savaşı sırasında Cemal Paşa’nın yanında görev yapan Atay, Suriye, Filistin ve Hicaz’daki Osmanlı varlığını içeriden anlatır. Gözlemleri serttir: Bayrağın dalgalanması, o topraklarda kök salındığı anlamına gelmemektedir.

“Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş ne de vatanlaştırmıştık. Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi.”

Bu sözler, imparatorluğun uzak toprakları korumak için harcadığı güçle Anadolu’nun ihmal edilmişliği arasındaki uçurumu gösterir. Cephelere insan gönderen, savaşın yükünü taşıyan Anadolu, kendi yoksulluğuyla baş başa kalmıştır. Atay’ın asıl itirazı da buradadır: Uzak coğrafyalara harcanan emek ve servet, neden insanların yaşadığı vatanı kalkındırmak için kullanılmamıştır?

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in tercihini bu tecrübeden ayrı düşünemeyiz. Millî egemenlik ve tam bağımsızlık, ağır kayıpların ardından kurulacak devletin hangi vatanı, hangi imkânlarla savunacağı sorusuna verilmiş bir cevaptı.

Bugün savunma ortaklıklarını konuşurken aynı hesabı yapmak zorundayız. Türkiye’nin güvenliğini güçlendiren iş birliği değerlidir. Fakat üstlenilecek askerî sorumluluğun amacı, sınırı ve bedeli açık olmalıdır. Çünkü devletlerin uzak coğrafyalarda aldığı kararların bedeli, sonunda yine bu ülkenin insanlarına düşer.

Yemen türkülerindeki soru ile Zeytindağı’ndaki muhasebe burada birleşiyor: Kendi vatanımızın ihtiyaçlarını gözeterek mi hareket ediyoruz; üstleneceğimiz yükün nereye varacağını biliyor muyuz?

Mustafa Kemal’in Trablusgarp’tan Balkanlar’a ve Birinci Dünya Savaşı cephelerine uzanan tecrübesi, askerî hedeflerle siyasi amaçların birbirinden koparılamayacağını gösteriyordu. Cumhuriyet’in yöneldiği hedef, kaybedilen bütün imparatorluk topraklarını geri almak değildi. Bağımsız bir devlet kurmak ve onu yaşatmaktı.

“Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi de bu anlayışın ifadesi. Millî bağımsızlığı savunurken barışı ve gerçekçi bir dış politikayı gözetmek…

1934 Balkan Antantı ve 1937 Sadabad Paktı, bölgesel iş birliğinin bu anlayış içinde kurulabildiğini gösterdi. İran’ın da içinde bulunduğu Sadabad Paktı ayrıca hatırlanmaya değer: Komşularla güvenlik ortaklığı kurmak için mezhep üzerinden cepheleşmek gerekmiyordu.

Bugün elbette başka bir dünyadayız. Füze tehdidi, enerji güvenliği ve deniz ticareti yeni ihtiyaçlar doğuruyor. Türkiye’nin savunma ortaklıkları kurması da Cumhuriyet’in dış politika mirasıyla kendiliğinden çelişmez. Ancak her ortaklık için aynı soru sorulmalı: Bu anlaşma bizim güvenliğimizi mi güçlendiriyor, bizi başka ülkelerin savaşlarına mı yaklaştırıyor?

MUHALEFETİN DE SORUMLULUĞU VAR

Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la savunma sanayii, teknoloji, eğitim ve diplomasi alanlarında iş birliği yapması kazanımlar sağlayabilir. Bölge ülkelerinin her sorun için dış güçlerin kapısını çalmak yerine birlikte çözüm araması da değerlidir.

Ama Yemen’de askerî taraf olmak; İran’la komşuluğumuzu, Irak ve Suriye’deki dengeleri, ticaretimizi ve kendi güvenlik önceliklerimizi etkileyebilir. Pakistan’ın İran ve Hindistan’la ilişkileri de bu hesabın dışında tutulamaz.

Bu yüzden savunma desteğinin nerede bittiğini, savaş yükümlülüğünün nerede başladığını bilmeliyiz. İstihbarat paylaşımıyla doğrudan askerî operasyon aynı şey değil. Anlaşmanın hükümleri, uluslararası hukuk ve TBMM’nin yetkileri kamuoyunda açıkça konuşulmalı.

Burada sorumluluk yalnızca iktidarın değil. Muhalefetin de bu konuyu yeterince güçlü biçimde gündeme taşıdığı söylenebilir mi? Kamuoyuna hangi somut soruları yöneltiyor, hangi cevapları istiyor?

Türkiye’nin gelecekte hangi askerî sorumlulukları üstlenebileceği, günlük siyasi çekişmelerin arasına sıkıştırılacak bir mesele değildir. İktidarın açıklama, muhalefetin sorgulama görevi var. Yurttaşın da bilme hakkı.

Yemen türküleri bize yalnızca geçmişteki kayıpları anlatmıyor. Siyasi kararların bedelini kimin ödediğini de hatırlatıyor. Cumhuriyet ise o ağır geçmişten çıkarılan başka bir yolun adı.

Türkiye bölge barışına katkı sunabilir, güvenlik ortaklıkları kurabilir. Bunun ölçüsü, kendi iradesini ve çıkarlarını koruyarak hareket etmesidir. Mezhep gerilimlerinin ya da büyük güç hesaplarının askerî yükünü üstlenmek, dikkatle sorgulanmalıdır.

“Yemen bizim neyimize?” sorusu bu yüzden eskimiş değil.

Bugün cevap bekleyen de aynı halk: Hangi sorumluluğu, kimin adına ve hangi bedelle üstleneceğiz?

Adnan YILMAZ

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız!