Editör Notu:
Aşağıdaki yazı, Neşet Ertaş’ın 25 Eylül 2012’deki vefatının ardından, Ekrem Öztürk tarafından 15 Ekim 2012 tarihinde kaleme alınmıştır.
Aradan geçen yıllara rağmen yazı; yalnızca büyük ustanın ardından duyulan hüznü değil, Kırşehir’de Anadolu Abdalları üzerine gerçekleştirilen ve Neşet Ertaş’ın da ilk defa panalist olarak çağrıldığı ve bizzat katıldığı önemli bir panelin hatırasını da bugüne taşımaktadır.
Özellikle yazının devamında yer alan Neşet Ertaş’ın panel konuşmasının çözümü, ustanın insan, sevgi, ruh, yaratılış ve eşitlik üzerine düşüncelerini kendi doğal söyleyişiyle aktarması bakımından ayrıca önem taşımaktadır.
Bu nedenle metni, tarihî niteliğini ve Ekrem Öztürk’ün özgün anlatımını katiyetle dokunmadan yeniden yayımlıyorum.
Adnan YILMAZ
BOZKIRIN TEZENESİNE VEDA VE BİR GÖNÜL İNSANININ ARDINDAN
Vefat Haberi, Hüzün ve Geç Kalınmış Sitemler
Ekrem ÖZTÜRK
15 Ekim 2012
Bozkırın tezenesini ebedi hayata gönderileceği günde böyle bir yazıyı yazmak çok kolay olmayacak. Bir gün önce alınan vefat haberi ile ustanın doğum büyüdüğü bu bozkırın toprağındaki insanlar kadar ülkemin her bir tarafındaki insanların üzüntüsünü ve ustaya olan sevgisini görmek bir ölçüde teselli oluyordu. Radyoda çalan “acem kızını” dinlerken, ustaya bugün veda edileceği bilmek ise derinde üzüntüye sebep oluyordu. İşyerime gelirken “Beni ayağının ucuna gömün” dediği babası, ustası Muharrem Ertaş’ın evinin önünden geçerken biraz daha hüzün kaplıyordu. Belediye sürecinde değerli mesai arkadaşım ve Abdallar ile ilgili en önemli eseri ortaya koyan Araştırmacı Yazar Adnan Yılmaz ile Muharrem Usta’nın evi ve çevre düzenlemesi için yapmış olduğumuz girişimi düşünüp neden daha fazla ısrar etmediğimize üzülüyorum. Bozkırın tezenesinin vefatı ile gelen övgüler bakınca neden daha önce kıymet bilinmediğine ve bugün bu övgüleri daha hak ederek yapmadığımıza sitem ediyorum. Yaşarken yeteri kadar tanımayan ve kıymetini bilmeyen bizlerin ve bizim kentimize, ustanın ölümü ile ne kadar kıymet kattığını düşününce mahcuplaşıyorum. Vefatı ile söylene ve yazılan onca yazıya ek olarak bir Neşet Ertaş yazısı yazmak haddime düşmez diye düşünüyorum. Usta ve abdallar ile ilgili benimde söyleyecek sözümün, yazılacak duygularım olduğuna inanıyorum.
Hor Görenlere Sitem ve Abdalların Hoşgörüsü
Doğduğu, büyüdüğü ve yaşamını sürdüğü diğer dönemleri ve şartları bilmeden neden böyle olmadı, niye bunu yapmadı ya da böyle yapsaydı diye eleştiri yapanlara ise yetmiş yılın öncesi Kırtıllar köyünde doğsaydın, Çiçekdağı’nda büyüseydin sen ne olurdun demek geliyor. Yıllarca kendisini tanımadan, kişiliğini, duygu ve düşüncelerini bilmeden sadece türküleri dinleyerek sevdiğim insanı neden daha yakında çok geç tanıdığıma üzülüyorum. Benim üzüntülerimi çoğaltabilirim ama usta için tüm geçen zamanda yanlış yapanlar ya da doğruyu yapması gerekenleri düşününce yine en az üzüleceklerden birilerinin bizler olduğuna inanıyorum. Abdalları yüzyıllarca hor gören, dışlayan, toplumda onlara hiçbir statü tanımayanlara ise bende sitem ediyorum. Esmer tenleri ve yanık sesleri ile yapılan tüm haksızlıklara ve dışlanmışlıklara sadece türküleri ile tepki koyan bu insanların hoşgörüsüne bir kez daha saygı duyuyorum.
“Anadolu Abdalları” Kitabı ve Bir Büyük Etkinlik Hayali
Araştırmacı Yazar Adnan Yılmaz’ın “Kırşehir Örneklemesi ile Anadolu Abdalları” kitabı yazma sürecinde yakınında bulunduğum ve zaman zaman düşünce ve duygularımızı paylaştığımız Abdallar konusunda bu bozkırın yanık sesli insanlarını tanıma fırsatı buldum. Bu kitabın yazımı sırasında değerli yazarın benimle paylaştığı bilgi ve olaylar ile bu insanları daha çok sevdim. Bulunduğumuz şehirde yaşayan abdallarımızı, bunlardan mesai arkadaşım olanlar ve dışarıda tanıdığımız dostlar ile bir bütün olarak bu insanların sevgi ve hoşgörü insanı olduğunu görebiliyoruz.
“Kırşehir Örneklemesi ile Anadolu Abdalları” gibi bu konuda yazılmış en önemli eser ile birlikte yaşayan efsane Neşet Ertaş’ında katılacağı bir panelin yapılması ve bu panelle birlikte bu kitabın tanıtılması, Anadolu Abdalları için tarihten bugüne kadar onları onura edecek en güzel etkinlik olacaktı. En büyük sorunu konuşmaktan çok sazı ve sözü ile varım diyen ustayı panelist olarak getirebilmekti. Gönül insanı her zaman olduğunu gibi ısrarlı davetlerimiz üzerine bizleri kırmayarak panelist olmayı kabul etti.
Sıra ustayı ve Anadolu Abdalları’nı hakkıyla anlatabilecek konuşmacıları belirmeye gelmişti. Bu alanda önemli çalışmaları bulunan ve Kırşehir’imizin yetiştirdiği Araştırmacı Yazar Yaşa Baki Altınok ile çok değerli yazarlardan Sadık Yalsızuçanlar’ı en iyi seçim olarak gördük ve davet ettik. Bunlara Adnan Yılmaz’ı da eklediğimizde Abdallarımızı en iyi anlatacak bir oturumun yönetimi bana nasip oluyordu. O güne kadar Abdalları Kırşehir’deki varlıkları ve Neşet Ertaş’ın adı ve türküsü ile tanımaktan ibaret olduğum için bir ölçüde utandım. Panel hazırlığı kapsamında kendimi hazırlamak için Abdallar panelin onur konuğu Neşet Ertaş hakkında öğrenmem gerektiğine inanarak Adnan Yılmaz’ın da desteği ile okuduklarımda Abdalları ve gönül dostu insanı tüm yönleri ile tanıma fırsatı buldum. Kırşehirli olmamıza ve uzun süredir Kırşehir’de bulunmamıza rağmen bu insanları sadece düğünlerde çaldıkları müzik ile tanıyan bir dolu insanımızın olduğunu düşününce üzüldüm. Gerçekte yüzyılların dışlanmışlığını yaşayan ve günümüzde dahi toplum yeteri kadar yer bulamayan bu gönül insanların ezikliğinin hâlâ devam etmesi düşündürücü değil mi?
Panel Günü: Tarihi Kalabalık ve “Tarih Bugündür”
Neşet Ertaş’ın panel ile ilgili ilk görüşü oldukça olumsuz gibi görünüyordu. Abdallar ayrı bir panel konusu olarak ele alınması sanki hoşuna gitmemişti. Panel öncesi dönemin Valisi Sayın Lütfullah Bilgin ve Belediye Başkanı Sayın Halim Çakır’ın göstermiş oldukları yakın ilgi ile iyi ağırlandığını hissederek gayet mutlu olmuştu. Panelin yapılacağı Kültür Merkezi Salonu büyük ozanın geleceğinin duyulması ile tarihi bir kalabalığa şahit olurken ulusal basınında ilgi odağı olmuştu. Panelin başlangıcında abdaların nasıl anlatılacağı konusunda tereddüdü olan bozkırın tezenesi, konuşmacıları dinlerken anlatılanlardan oldukça hoşnut olduğunu yüz ifadelerinden belli ediyordu. Her üç panelist Anadolu Abdalları’nı, bizlerin hatta Neşet Ertaş’ın ve diğer Abdallarımızın da pek bilmediği tarihi ve kültürel bilgilerini aktardıkça bizim Abdallarımız neymiş demekten kendimizi alamadığımızı sanırım unutamam.
Söz sırası gönül insanı büyük ozan Neşet Ertaş’a gelmişti. Paneli yöneten kişi olarak üstadı takdim ederken; “Sadece sazın değil, sözün de velisine sözü vereceğim. Üstat Neşet Ertaş’ın büyük bozlak ustası ve atası Muharrem Ertaş’ın hakka yürüyüşün ardından çığırıp, söylediği İnsan Velisi’ni neyledin. Dünya diye atasını yücelten büyük insan, sözünde velisi değerli ozanımız Neşet Ertaş’a sözü veriyorum” dediğimde üstadın mutluluğunu görmek lazımdı. Burada üstadın babası Muharrem ustanın vefatında sonra söylediği sözleri unutmamak lazım.
Ay dost deyince yeri göğü inleten / Muharrem ustaydı bunu dinleten
Gönül kırmazdı bilerekten, bilmeden / İnsan velisini neyledin dünya.
Sazını çalarken kendinden geçen / Gönülden gönüle kapılar açan
Aşkın dolusunu nefessiz içen / Gönül delisini neyledin dünya.
Büyük ozan Neşet Ertaş “sanki saz çalıp, türkü söyleyeceğimmişim gibi” diyerek başladığı panel konuşmasında, “Efendim ben mektebe gidemedim. Fazla laf konuşmayı beceremiyorum. Öncelikle bugünü bizler için tespit eden büyüklerimize ve burada anlattıklarından dolayı bilim adamlarımıza teşekkür ediyorum. Burada kısa sürede çok şey öğrendim. Neyi öğrendim, anlattıklarından tarihi öğrendim. Belki tarih bugündür. Ne zaman gördün tarih o gündür.”
Usta bu sözleri ile belki de Anadolu Abdalları’nın tarihini ve özelliklerini ilk kez bugün bu kadar iyi öğreniyordu. Panele gelirken ayrımcılık içeren bir konu gibi düşünceye sahip olan ozanımız “tarih bugündür” derken bizlerin yapmış olduğu bu panelin ve içeriğinin doğruluğunu onaylıyordu.
İnsan, Yaratan ve Ruh Üzerine Bir Mektep Dersi
Vücut ölür ama ruhlar ölmez / Bunca mahlûkat var hiç biri gülmez
Cehennem azabı zordur çekilmez / Azap çeken hayvanları gördünüz mü?
Diyerek sözlerine devam eden usta “Yetmiş bir yaşındayım ve çok yaşayan yüze kadar yaşıyor. Bu yaşta bunları söylemeyelim de öldükten sonramı söyleyelim” diyerek devam ettiği konuşmasında yaratan, kader, insan, ruh ve sevgiyi ben mektebe gitmedim dediğin tersine bu konuda çok çok eğitim almışçasına bizlere sunarken, kendisinin bir başka mektepten geçtiğini sergiliyordu.
Ve çok bilinmeyen bir şiiri ile devam ediyordu.
Aradım şeytanı buldum / Meğerse yalanmış şeytan
Hayret ettim, orada kaldım /Gördüm ki adammış şeytan.
Hayret ettim, orada kaldım / Hayli fikirlere daldım
Adam şeytan olur mu diye / Hakikatten haber aldım
Meğerse bilen imiş şeytan.
Senin inancını biliyor / O yönden de kandırıyormuş seni
Şeytan dediğimiz yalanmış /Ne yazık ki insanlar kanmış
Yalanı benimseyen nara yanmış.
Devri-sıfat hayvan imiş şeytan / Hak bunu böyle buyurmuş
Bunu da bize duyurmuş / Şükür garibi gayırmış
Çok şükür alan da şeytan.
Çağın Yunus’u, Çağın Hacı Bektaş’ı
Büyük ozanın bu kısa panel konuşmasını birçok tekrar tekrar dinleme gereği duydum. Bir insan sevgiyi ancak bu kadar sade ve güzel anlatabilirdi. Ve bu sevgi sadece insan olan sevgi değil üstadın dediği insana ruhu veren yaratana karşı olan bir sevgiyi de tarif ediyordu. Yetiştiği dönemin tüm yokluk ve imkânsızlıklara rağmen tüm duyguları hissedecek ve yaşayacak büyüklükte olmasının hikmetini anlamak lazım. Yaşarken bir garip olarak yaşayan ve tüm tanınmışlığına rağmen bir garip olarak ölen usta yaşamın süresince dünyaya ve dünyalık olan hiçbir şeye bel bağlamıyordu. Kadere inancının en üst seviyede olduğunu türkülerine de işliyordu. Neşet Ertaş, ‘Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm’ derken ayrılık ve yoksulluğu ölümle eş anlamlı görüyor ama asla buna yoksulluğa rağmen dünya demiyordu. İnsanlara sürekli yaratanın varlığı hatırlatırken dünyanın ise faniliğini haykırıyordu.
“Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın / Ben de gülemedim yalan dünyada,
Sen beni gönlümce mutlu mu sandın / Ömrümü boş yere çalan dünyada.
Ne yemek, ne içmek, ne tadım kaldı / Garip bülbül gibi feryadım kaldı.
Alamadım eyvah muradım kaldı / Ben gidip ellere kalan dünyada.
Ah yalan dünyada yalan dünyada / Yalandan yüzüme gülen dünyada.”
Yüzlerce mana dolu eser bırakan büyük ustayı ne birkaç sayfa yazı ne de birkaç türküsü ile anlatmak mümkün değildir. Gönül insanında sevgi ve hoşgörü kelimesinin Neşet Ertaş için ayrı biri yeri olmalıdır. Türkülerinde ve söyleşilerinde sürekli sevgiyi ve sevmeyi önermiş ve kendisi de bu konuda örnek olmuştur. O adeta bu çağın bir Yunus’u, bir Hacı Bektaş-i Veli’si gibi gönül insanı olmuştur.
Baba Hasreti ve Son Yolculuk
Uzak yoldan geldim hasretim için / Hani nerde babam Muharrem nerde
Yaralı bülbülüm ses vermez niçin / Yüreği yanığım o kerem nerde.
O garip gönüllüm, dertli bakışlım / Feleğin elinde sinesi taşlım
Yüreği yaralım, gözleri yaşlım / Gönül evi yıkık, viranım nerde.
Babasının kaybetmesinden sonra söylediği bu sözler üzerine yaşamında hâlâ baba hasretini dindiremediği ya da baba yokluğuna alışamadığını, beni babamın mezarın ayakucuna gömün vaziyeti ile ölürken dahi belli ederken, bizlere de baba sevgisi ve her şeye rağmen bu sevginin yüceliğini gösteriyordu. Ölüme giderken dahi en zor durumda yaşama gülümseye çabalayan ve son üç gününde yanında bulunan dostlarında Bayram Bilge Tokel’in anlatımı ile hastalığının vahametini bilince “ölümden korkmadığını ve kendisini her zaman inandığı ve sevdiği yaratanın beklediği ve ona gitmekten çekinmediği” söylemesi onun türkülerinde hep yer verdiği Allah sevgisini gösteriyordu.
“Gönlüm Hep Seni Arıyor, Neredesin Sen Usta”
Ustanın ölümünden sonra sevenlerinin her zaman “Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen usta” diye söyleyeceğini biliyoruz. “Kalpten kalbe bir yolun” olduğunu bizlere öğreten usta, bu kalplerde ona olan sevgi ve muhabbetinin eksilmeyeceğini sanırım bilerek gitti.
Nerde ne arıyon divane gönül / Dinle bir kendini anlamak için
Sen bir ruhsun kalbin ruhuna bağlı / İrade elinde yönlemek için.
Tanıyabildin mi sendeki seni / Bütün vücudunu bu nazik teni
Allah şahit etmiş ruha bedeni / Kimseyi kimseden sormamak için.
Sana akıl fikir bir mantık vermiş / Seni gözün ile dünyayı görmüş
Allah sevenlerin gönlüne girmiş / Kulundan uzakta durmamak için.
Sevip sevilmesi gayet tatlıdır / Garip’im sevgiler farklı farklıdır
Bu hak ruhumuzla irtibatlıdır / Sır etmiş kendini görmemek için.
Garip, son yolculuğunda sevenleri tarafından garip bırakılmadı. Türkülerinde ve sözlerinde hiç bırakmadığı Allah sevgisi ile ruhunu teslim etti. Ustaya ebedi hayatında rahmet diliyorum…
NEŞET ERTAŞ’IN PANELDEKİ KONUŞMASININ ÇÖZÜMÜDÜR
“Sanki saz çalıp türkü söyleyecekmişim gibi… Efendim, belki bildiğiniz, belki bilmediğiniz; ben mektebe gidemedim babam gibi. Fazla laf konuşmayı da pek hak edemiyom.
Öncelikle bu günü… Bir noktayı da sonra söylemek istiyorum. Bu günü bizler için tespit eden sayın büyüklerimiz diyeyim; hepiniz büyüğümüzsünüz, hepinize saygım sonsuzdur, sevgim sonsuzdur. Burada kıymetli araştırmacılarımızın da anlattıklarından dolayı sonsuz saygı duyuyorum, sonsuz sevgi duyuyorum.
Şurada kısa zamanda epey şey öğrendim. Neyi öğrendim? Tarihi öğrendim anlattıklarından. Bence tarih bugün; ne zaman gördüm, o gün.
Ben haddim olmayarak şöyle bir şey söylemek istiyorum efendim. Hakk, var ettiğini yok etmiyor ruh olarak. Biraz evvel türkülerimizin içinde geçen ruh, bu türkülerimizde var. Vücut ölür ama uruflar ölmez. Bunca mahlûkat var, heçbiri gülmez; cehennem azabı zordur çekilmez, azap çeken hayvanları görmeli, diye türküler de çığırdık. Yetmiş bir yaşındayım, çok yaşayan yüze kadar yaşıyo. Bu yaşta da bunları söylemeyelim de öldükten sonra mı söyleyelim efendim.
Dünyada bu canlar içinde hepimiz ruhuz. İki can vardır; bir insan canı, bir de insanoğlu olarak erkekler olarak bizim canımız. İnsan sıfatına benzeyen biz insanoğlu, insan ise analarımız. Biz bu canlar içinde hepimiz ruhuz.
Biraz bir şiirin içinde, hani “Nerde ne arıyon? Divane gönlüm, dinle bir kendini anlamak için. Sen bir ruhsun, kalbin ruhuna bağlı, iradeni de önlemek için.” Vücut ruh olarak hepimize girdiği için kendimizi bilmiyoruz. Bizim haricimizde bir şey söylemiyor. Ama bize içinde ruh olarak hissettiriyor. Neyin ne olduğunu sana tarif eder. Gözün iyiyi, kötüyü de görür gözün. Şu garibin aciz sözü sıradan bir söz sanma sakın, deyi de benim cahillerime, küçüklerime söylediğim laflar var.
Özür dileyerek şunu söylemek istiyorum. Bizler, yani erkekler olarak, dünyada insanoğlu olarak hepimizin canı aynı can; içinde ayrı ayrı biz ruhlarız. Dünyadaki analarımızın canı aynı can, onlar da onun içinde ayrı ayrı ruhlar. Ama benim canım yaratılmış can, anamın canı yaratan can, canlı can.
Bütün kalplerde, hani kalpten kalbe giden yol Allah yoluyla gider. Neden? Gece gündüz senlen beraber olarak olan kimdir? Sendeki sendir. Benim canım yaratılmış can; yaratıldığını bilen, Yaratan’ı da bilir. Öte yanı ne kalır bilmiyorum.
Benim aklım, “İki böyük niğmetim var; biri anam, biri yârim.” demeye yetti. Çünkü gelmiş geçmiş bütün şairlerin, bütün ozanların ne varsa, gelmiş geçmiş bugüne gelinceye kadar hepsinin —zaten arife tarife hacet yok, biliyoruz— ne dediğini biliyoruz.
Burda canlı olan candır. Ve bu canlı canın da en güzeli kimdir diye sorsam, hepiniz bunu mutlaka bileceksiniz: Sevdiğimdir.
Sevdiğin kimdir? Güzel bir kızdır, öyle değil mi efendim? Sevmediniz mi güzel kızı siz? Hanginiz âşık olmadınız? Dünyaya gelip de âşık olmadım diyen yalan söyler.
Aradım şeytanı buldum, meğerse yaratmış şeytan. Hayret ettim, orda kaldım; gördüm ki adammış şeytan. Hayret ettim, orda kaldım; hayli fikirlere daldım. Adam şeytan olur mu deyi, hakikatten habar aldım; meğerse bilenmiş şeytan. Senin inancını da biliyor, öyle de kandırıyormuş.
Şeytan dediğimiz yaratmış; ne yazık ki insanlar kanmış. Yalanı benimseyen kara yanmış. Devri sıfatı, huzurunuzdan ırak, hayvanmış şeytan. Hak bunu böyle buyurmuş, onu da bize duyurmuş. Şükür garibi gayırmış, çok şükür alandan şeytan. Bile bile yalan söyleyen şeytandır.
Arife tarife ne hacet? Ne hak meydanda; gördüysen o senindir, sen de onunsun. Eğer bile bildiysen, arif olan bunu bilir. Dere yolunda gevher alır, daha geride ne kalır, dosta gönül verdi isen.
Burda canlı bir beden kalır, ruh gider. Ruh gitti mi hepimiz biliyoruz. Uyuduğun zaman uçup gidiyor istediğimiz yerlere. Bu can vücuttan çıktığında ruh görülüyor mu giderken? Hayatta da öyle.
Böyle olunca ben fazla söylemek istemiyorum. Zaten türkülerimle yıllardır başınızı ağrıttım. Konuşmacılara sonsuz saygımı sunuyorum, ne güzel anlatıyor. Bugünü bizler için düşünüp tespit edenlere sonsuz saygı duyuyorum.
Ama bir şeyi belirlemiştim, onu da söyleyeyim. Yeryüzündeki bütün insanoğlu olarak boyumuz ne olursa olsun, hepimizin, hepimiz aynı ölçüye sahibiz. Artısı var mı? Aynı can içindeyiz ama ayrı ayrı ruhlarız, diyorum. Analarımız da aynı can, ayrı ayrı ruhlar.
Bütün kalpler merkeze bağlı olduğuna göre hangimiz aşağıyız birbirimizden, hangimiz yukarıyız birbirimizden? Biz Allah’ın sofrasındayık bu sıfat sayesinde. İnsanlar için dünya cennettir; huzurunuzdan ırak, hayvanlar için cehennemdir.
Vücut ölür ama uruflar ölmez. Bunca mahlûkat var, hiçbiri gülmez. Cehennem azabı zordur çekilmez, azap çeken hayvanları görmeli. Kaplumbağa 200 sene yerde sürünerek yaşıyor, aslan pençeliyo, kıramıyo; çekecek o çilesini. Niye? İnsan doğdu dünyada, insan ölemedi de onun için; ettiklerini çekiyo.
Hepimiz Allah’ın bir ananın çocukları eşit nasılsa, hepimiz de Allah’ın var ettiği ruhlar olarak aynı eşitiz. Farkımız birbirimizden ney? Senin üç keçin mi? Zengin isen ya bey derler ya paşa; fukara isen ya aptal derler ya Çingen, haşa.”
Neşet Ertaş
18-07-2008


