Siyasette yalnızca kendi gücünüzü korumak yetmez; rakibinizin gücünü nerede ve nasıl kullanacağını da hesaba katmanız gerekir.
Recep Tayyip Erdoğan, uzun siyasi hayatında rakiplerini kendi belirlediği mücadele alanına çekebilmesiyle dikkat çeken bir siyasetçi. Muhalefeti belirli tartışmaların içine çekmek, onu sürekli cevap vermek zorunda bırakmak ve siyasi gündemi yönlendirmek, iktidar açısından önemli bir avantajdır.
Bugün muhalefetin içinde bulunduğu tabloya biraz da bu açıdan bakmak gerekiyor.
Ekrem İmamoğlu’nun siyasi hareket alanının daraldığı bir dönemde, CHP Genel Başkanı Özgür Özel, muhalefetin en görünür aktörü durumunda. Ancak Özel’in yıpranma riskini yalnızca sürekli sahada bulunmasına veya Erdoğan’la polemiğe girmesine bağlamak doğru olmaz. Muhalefet liderinin iktidarı eleştirmesi ve toplumsal sorunları gündeme taşıması zaten görevidir.
Asıl mesele, siyasi mücadelenin hangi zeminde yürütüldüğü ve kamuoyuna nasıl bir görüntü verildiğidir.
Çerçeve Yasa tartışmalarında ortaya çıkan ayrışmalar, belediye başkanlarının belirlenmesinde üstlendiği sorumluluklar ve bu isimler üzerinden gelişen tartışmalarda savunma yapmak zorunda kalması, Özel’i zaman zaman toplumun temel sorunlarını gündeme taşıyan bir muhalefet liderinden çok, kendi partisinin tercihlerini savunan bir genel başkan konumuna sürüklüyor.
Siyasette yıpratan her zaman çok konuşmak değildir; sürekli kendinizi ve kendi tercihlerinizi savunmak zorunda kalmaktır.
ERDOĞAN KARŞITLIĞINDAN İKTİDAR ALTERNATİFİ ARAYIŞINA
Türkiye’de seçmen davranışını yalnızca Erdoğan karşıtlığı üzerinden okumak artık yeterli değil. “Erdoğan gitsin” düşüncesi, giderek “Peki, yerine kim gelecek?” sorusuyla birlikte değerlendiriliyor.
Üstelik dünyanın içinde bulunduğu koşullar bu soruyu daha da önemli hâle getiriyor.
Savaş tamtamlarının çaldığı, bölgesel çatışmaların genişleme tehlikesi taşıdığı ve uluslararası dengelerin hızla değiştiği bir dünyada, millî güvenlik kaygıları da ekonomik sıkıntılar kadar seçmen tercihlerinde ağırlık kazanıyor.
Hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısının yanında ülkenin güvenliği, devletin temel nitelikleri, dış politika ve kriz dönemlerinde yönetme kapasitesi de önem taşıyor. Seçmen artık yalnızca mevcut iktidardan duyduğu rahatsızlığı değil, yerine gelecek kişinin ülkeyi nasıl yöneteceğini de sorguluyor.
Çerçeve Yasa etrafında gelişen tartışmaların millî kimlik, vatandaşlık, üniter devlet yapısı ve toplumsal mutabakat konularında oluşturduğu duyarlılıklar da bu arayışın bir parçası.
Artık mesele yalnızca iktidarın değişmesi değil; değişimin ülkeye nasıl bir yönetim ve gelecek güvencesi sunacağıdır.
MANSUR YAVAŞ’IN PARTİ SINIRLARINI AŞAN SİYASİ AĞIRLIĞI
Mansur Yavaş’ın siyasi potansiyeli tam da bu noktada önem kazanıyor.
Yavaş, muhalefetin iç hesaplaşmalarına ve günlük polemiklere mesafeli durarak görece yıpranmamış konumunu koruyor. Üstelik siyasi karşılığı yalnızca CHP seçmeniyle sınırlı görünmüyor.
Yeni Parti, İYİ Parti, Zafer Partisi ve diğer milliyetçi çevrelerin yanı sıra merkez sağdan ve iktidar seçmeninin bir bölümünden de destek alabilme ihtimali, onu farklı bir siyasi konuma taşıyor. Bu, söz konusu seçmenlerin topluca Yavaş’a yöneleceği anlamına gelmiyor; ancak farklı siyasi aidiyetlerin aynı adayda buluşabilme ihtimalini gösteriyor.
Yavaş’ın, sosyal medya hesabında Atatürk’ün Türk milleti anlayışına yaptığı vurgu ve Çerçeve Yasa tartışmalarında hukuk, adalet ve toplumsal mutabakatı öne çıkaran yaklaşımı da bu açıdan dikkat çekici. Milliyetçi seçmenin kaygılarını gözetirken demokratik hukuk devleti anlayışıyla bağını koruyan bir siyasi görüntü veriyor.
Bunun tarihsel bir boyutu da var.
Türkiye’nin 12 Eylül 1980 öncesinden devraldığı ve sonraki yıllarda farklı biçimlerde yeniden üretilen keskin sağ-sol cepheleşmesi, siyasi kimlikleri toplumsal ayrışmalara dönüştürdü. Bu kutuplaşma, varlığını karşıtlıklar üzerinden sürdüren siyasi anlayışlara da alan açtı.
Oysa Yavaş’ın milliyetçi geçmişiyle CHP çatısı altında kazandığı belediye başkanlığı deneyimini bir arada taşıması, geleneksel siyasi kamplaşmaların ötesinde bir seçmen ilişkisi kurabilme ihtimalini ortaya koyuyor.
Mansur Yavaş’ın siyasi duruşunun dikkat çekici yönlerinden biri de geleneksel sağ-sol ayrımının ötesinde güven oluşturabilme ihtimalidir.
Cumhurbaşkanlığı seçimindeki 50+1 gerçeği, farklı partilerin oylarını aritmetik olarak toplamanın ötesinde, farklı toplumsal kesimlerin aynı yönetim anlayışına güven duyabilmesini gerektiriyor ki bu da bir tek siyasi partinin öngördüğü “aday” değil geniş bir “mutabakatın adayı”arayışından geçiyor.
Erdoğan açısından en zor rakip, kendisine en sert muhalefet eden değil, kendi seçmeninden de oy alabilme potansiyeli taşıyan rakiptir.
Ne var ki Yavaş’ın siyasi ağırlığı yalnızca iktidarın değil, muhalefetin kendi iç hesaplarının da konusu.
Gerek CHP gerekse Yeni Parti cephesinden Yavaş’ı kendi siyasi karelerine yerleştirme, kendi belirledikleri sınırlar içinde konumlandırma eğilimleri hep süregelmişti..
Mansur Yavaş’ı kendi siyasi hesaplarına dâhil etmek, bunu başaramadıklarında ise yok saymak üzerine kurulacak bir stratejinin tutması güçtür. Çünkü bir siyasetçinin toplumsal karşılığı, parti genel merkezlerinin kendisine biçtiği rolle sınırlı değildir.
Merhum tarihçi İlber Ortaylı, 19 Ekim 2025 tarihli Hürriyet köşesinde Mansur Yavaş için dikkat çekici bir uyarıda bulunmuştu:
“Hangi grup Mansur Beyle uğraşırsa yanlış yapar.”
Ortaylı’nın o gün Yavaş’ın belediyeciliği ve hakkında gündeme gelen tartışmalar bağlamında yaptığı değerlendirme, bugün daha geniş bir siyasi anlam kazanıyor.
Bir siyasetçiyi kendi siyasi karenizin dışında bırakabilirsiniz; fakat onu seçmenin zihninden aynı kolaylıkla çıkaramazsınız.
ERDOĞAN’IN RANDEVUSUNDAN YENİ SİYASİ SENARYOLARA
Bu açıdan Erdoğan’ın 9 Eylül’de Mansur Yavaş ile yaptığı görüşmenin siyasi zamanlaması üzerinde yeniden durmak gerekiyor.
Bir büyükşehir belediye başkanının kentinin sorunlarını çözmek için Cumhurbaşkanı ile görüşmesi doğaldır. Ancak Yavaş’ın siyasi geleceğinin tartışıldığı bir dönemde, üstelik CHP’nin kuruluş yıldönümüne denk gelen bu görüşmenin siyasi sonuçlar doğurabileceği de açıktı.
Kaldı ki görüşmenin diğer tarafında yalnızca Cumhurbaşkanı değil, aynı zamanda AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan bulunuyordu.
Dolayısıyla randevuyu idari bir görüşmenin ötesinde, zamanlaması bakımından siyasi anlam taşıyan bir gelişme olarak değerlendirmek mümkündür.
Nitekim Yavaş, kendisi üzerinden üretilen senaryolardan iki taraflı çekiştirmelerden duyduğu rahatsızlığı “Gereğini yaparım” sözleriyle ortaya koymuştu. Bu açıklama, siyasi iradesinin başkalarının hesaplarıyla yönlendirilmesine karşı bir itiraz olarak okunabilirdi ve nitekim öyle de yaptı ve kendi pozisyonunu bağımsızlaştırdı.
Şimdi benzer bir tartışma yeniden gündemde.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hasan Basri Yalçın, bir büyükşehir belediye başkanının daha partilerine katılacağını açıkladı; ancak isim vermedi.
Bu açıklama, kamuoyunda “Mansur Yavaş da mı AK Parti’ye geçecek?” tartışmalarını alevlendirdi. Öyle ki Ankara Büyükşehir Belediyesi, Yavaş’ın parti değiştireceği yönündeki iddiaları yeniden yalanlayan bir açıklama yapmak zorunda kaldı.
Burada önemli olan, açıklamanın doğrudan Yavaş’ı hedefleyip hedeflemediğinden çok, ismi bile anılmadan Yavaş’ın yeni bir siyasi tartışmanın merkezine çekilmiş olmasıdır.
Siyasette bazen bir ismi açıklamak kadar açıklamamak da sonuç doğurur. Nitekim bu belirsizlik, Yavaş’ın uzak durmaya çalıştığı siyasi hesaplaşmaların yeniden onun üzerinden yürütülmesine yol açtı ki Mansur üzerinde benzer soru işaretli dolaylı dolaysız şüpheyi enjekte eden algı oluşturmalar fazlaca yoğunlaşacak gibi..
ASIL ZOR RAKİP KİM?
Bütün bu gelişmeler aynı soruyu gündeme getiriyor:
Erdoğan, Özgür Özel’i kendi siyasi tercihlerinin savunucusu olarak gündemin merkezinde tutarken, Mansur Yavaş’ın görece yıpranmamış konumunu da tartışmaya açan bir siyaset mi izliyor?
Bu sorunun kesin cevabını bilmiyoruz. Ancak ortaya çıkan tablo dikkat çekici.
Bir tarafta partisinin tercihleri ve kadroları üzerinden gelişen tartışmaların siyasi sorumluluğunu taşıyan Özgür Özel, diğer tarafta bu hesaplaşmalara mesafeli durarak farklı seçmen kesimleriyle ilişkisini korumaya çalışan Mansur Yavaş bulunuyor.
Bu farklılık, Cumhurbaşkanlığı seçiminde kimin daha geniş bir toplumsal karşılık oluşturabileceği bakımından önem taşıyor.
Elbette Yavaş’ın görece yıpranmamış olması, tek başına seçim kazanacağı anlamına gelmez. Ancak ekonomik sorunların yanında millî güvenlik kaygılarının da önem kazandığı bir dönemde, geleneksel sağ-sol ayrımının ötesinde güven oluşturabilme ihtimali, onu dikkate alınması gereken bir siyasi seçenek hâline getiriyor.
Burada hem iktidarın hem de muhalefetin gözden kaçırmaması gereken temel gerçek şu:
Seçmen, hiçbir siyasi partinin veya liderin mülkiyetinde değildir.
Parti genel merkezleri aday belirleyebilir, ittifaklar kurabilir, siyasi senaryolar geliştirebilir. Erdoğan da rakiplerini kendi tercih ettiği mücadele alanına çekmeye çalışabilir.
Ancak sandıkta son sözü seçmen söyleyecektir.
Türkiye’nin ihtiyacı, yalnızca iktidarı değiştirecek bir aday değil; yıllardır siyasi kutuplaşmalardan beslenen anlayışları etkisizleştirerek farklı toplumsal kesimlere ortak bir gelecek duygusu verebilecek bir yönetim iradesidir.
Belki de Erdoğan açısından asıl zorlayıcı olan budur:
Karşısına yalnızca kendisine muhalefet eden değil, ekonomik sorunlardan millî güvenliğe kadar ülkenin temel meselelerinde farklı toplumsal kesimlere güven verebilen bir rakibin çıkması.
Adnan YILMAZ
12-10-2026