Cumhuriyet’in Üniversite Hamlesinden Bozkırdaki Zorunlu İkamet Günlerine
Adnan Yılmaz
Faşist Nazi baskısıyla yurtlarından ayrılmak zorunda kalan bilim insanlarının Türkiye’ye gelişi, Cumhuriyet’in eğitim ve bilim hedefleriyle buluştu. İstanbul ve Ankara’da üniversitelere, araştırma kurumlarına ve sanat eğitimine katkı veren bu insanların bir bölümü, savaşın son yıllarında Kırşehir’de zorunlu ikamete tabi tutuldu. Fritz Baade’nin Terme ve oniksle, Walter Ruben’in kent tarihiyle, Eduard Zuckmayer’in müzikle kurduğu bağ, şehrimizin hafızasında bugün de yaşamayı hak ediyor.
Kırşehir’in tarihini anlatırken çoğu zaman aynı zengin mirasın çevresinde dolaşırız: Ahilik, ozanlar, tarihî yapılar, bozkırın kültürü… Oysa bu şehrin yakın tarihinde, Avrupa’nın en karanlık yıllarıyla Cumhuriyet’in bilim arayışını birbirine bağlayan başka bir sayfa daha var. Nazi baskısından uzaklaşarak Türkiye’de çalışan bilim ve sanat insanlarının Kırşehir’de geçirdikleri günler, o sayfanın önemli bir parçasıdır.
Kırşehir’in geçmişi üzerine çalışırken, Avrupa’dan gelen bu insanların şehrimizde bıraktığı izlere farklı belgelerde ve hatıralarda rastladım. Terme üzerine arşivime kazandırılan Baade raporu da Walter Ruben’in kitabını Türkçeye kazandırmak için yıllar önce başlattığım girişim de beni bu tarihle yakından buluşturdu.
Bu yazıda, Cumhuriyet’in bilim arayışından Kırşehir’deki gündelik hayata uzanan bağı belgeler ışığında ele alırken, Walter Ruben’in Almanca kitabının Türkçeye çevrilmesi ve telif hakkının alınması için yürüttüğüm girişimleri de kendi tanıklığımla anlatmak istiyorum.
Cephede başlayan eğitim meselesi
Millî Mücadele sürerken, Temmuz 1921’de Ankara’da Maarif Kongresi’nin toplanması, Mustafa Kemal’in eğitimi bağımsızlık mücadelesinin geleceği içinde düşündüğünü gösteriyordu. Savaşın ortasında öğretmenlerin ve eğitimcilerin bir araya getirilmesi, yeni bir ülkenin yalnızca askerî zaferle kurulamayacağının işaretiydi. Ülkenin nasıl bir eğitimle ayağa kalkacağı da daha o günlerden temel bir mesele olarak görülüyordu.
Cumhuriyet’in devraldığı eğitim yapısında farklı kurumlar, programlar ve anlayışlar yan yana bulunuyordu. Medreseler, modernleşme döneminde açılan okullar, yabancı ve azınlık okulları aynı bütünün parçaları değildi. Eğitimde birliği sağlayacak, bilimsel düşünceyi yaygınlaştıracak ve yetişmiş insan ihtiyacına cevap verecek bir düzen kurulması gerekiyordu.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkenin eğitim tablosu oldukça sınırlıydı. 1923–1924 öğretim yılında Türkiye’de 4.894 ilkokul, 72 ortaokul, 23 lise, öğretmen okulları dâhil 64 mesleki eğitim kurumu ve 9 yükseköğretim kurumu vardı; toplam 5.062 okul. Okuryazarlık oranı, 1927 nüfus sayımında dahi yüzde onun altındaydı. Savaşlardan çıkmış bir ülkede Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet kadrolarının önündeki sorumluluk, köylere okul ve öğretmen ulaştırmaktan çağdaş üniversiteler kurmaya kadar uzanıyordu. 1933 Üniversite Reformu’nu ve baskı altındaki bilim insanlarına açılan çalışma alanlarını, eğitimi yaygınlaştırma ve ülkenin bilimsel birikimini geliştirme iradesinin birbirini tamamlayan adımları olarak değerlendirmek gerekir.
Bu nedenle üniversite meselesi, yalnızca İstanbul’daki bir yükseköğretim kurumunun adını değiştirmekten ibaret değildi. Öğretmen, hekim, hukukçu, iktisatçı ve araştırmacı yetiştirecek bir yapının kurulması, Cumhuriyet’in kendi geleceğini kurmasının yollarından biriydi. Dışarıdan gelecek uzmanlardan beklenen de birkaç yıl ders vermeleriyle sınırlı değildi; geride işleyen kurumlar, yetişmiş öğrenciler ve araştırma alışkanlığı bırakmaları isteniyordu.
Malche raporundan üniversite reformuna

Bu arayışın önemli adımlarından biri, Cenevre Üniversitesi pedagoji profesörü Albert Malche’nin 1932’de Türkiye’ye davet edilmesiydi. Malche, Darülfünun’un durumunu incelemek üzere fakülteleri gezdi, öğretim üyeleri ve öğrencilerle görüştü, dersleri ve eğitim düzenini gözlemledi. Mayıs 1932 sonunda tamamladığı rapor, sonraki reform tartışmalarının başlıca dayanaklarından oldu.
Malche’nin raporunda yer alan değerlendirmeler, meselenin özünü açıkça gösteriyor: Öğretim ile araştırma arasındaki bağ zayıftı; fakülteler arasında bilimsel iş birliği yeterince gelişmemişti. Türkçe bilimsel yayınlar ve kütüphane imkânları sınırlıydı. Yabancı dil bilgisi, öğrencinin çağdaş kaynaklara ulaşmasını sağlayacak düzeyde değildi. Ders notlarının yenilenmesi ve öğrencinin ders dışında yönlendirilmesi de sorun alanları arasındaydı.
Buradan çıkarılacak sonuç, geçmişin bütün emeklerini yok saymak değildir. Darülfünun’un birikimi ve yetiştirdiği insanlar vardı. Ancak Cumhuriyet yönetimi, mevcut yapının ihtiyaç duyulan dönüşümü karşılamadığı kanaatine varmıştı. İstenen, bilginin yalnızca aktarıldığı değil, araştırmayla üretildiği bir üniversiteydi.
31 Mayıs 1933 tarihli 2252 sayılı kanunla Darülfünun’un kapatılması ve yerine İstanbul Üniversitesi’nin kurulması kararlaştırıldı. Yeni üniversitenin kuruluşuyla öğretim kadrosunun yeniden düzenlenmesi birlikte yürüdü. Böylece asıl soru daha da belirginleşti: Yeni kurumun ihtiyaç duyduğu uzmanlar nereden ve nasıl bulunacaktı?
Avrupa’nın dışladığı bilim insanlarına açılan kapı
Aynı günlerde Almanya’da Hitler iktidarı, Yahudi kökenli ve rejime muhalif bilim insanlarını üniversitelerden uzaklaştırıyordu. Irkçı ve siyasi tasfiyeler, yıllarını araştırmaya vermiş insanların mesleklerini yapma ve güven içinde yaşama imkânlarını ellerinden alıyordu.
Bu insanların hepsini tek bir kimlikle tanımlamak doğru olmaz. Aralarında Yahudi kökenliler de vardı, sosyal demokratlar ve başka siyasi nedenlerle baskı görenler de. Ortak noktaları, Faşist Nazi düzeninin dışlayıcı politikaları karşısında çalışma ve yaşama alanlarını kaybetmeleriydi. Türkiye’ye gelen her Alman uzmanın geliş nedeni ve hukuki durumu da aynı değildi.

Frankfurt’ta patoloji alanında çalışan Philipp Schwartz da ailesiyle birlikte İsviçre’ye sığınan bilim insanları arasındaydı. Zürih’te kurduğu yardım örgütü, ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan akademisyenlerin uzmanlıklarını belirleyip başka ülkelerde iş bulmalarını sağlamaya çalışıyordu. Türkiye’nin yetişmiş insan arayışıyla bu örgütün çalışmaları, Albert Malche aracılığıyla buluştu.
Bu temasın değeri büyüktür. Bir tarafta yeni üniversitesini kurmaya çalışan bir ülke, diğer tarafta mesleğini sürdürebileceği bir yer arayan insanlar bulunuyordu. Görüşmeler, bu karşılıklı ihtiyacı somut bir çalışma programına dönüştürdü. Bilim insanlarının Türkiye’ye gelişi, sonradan ortaya çıkmış rastlantısal bir misafirlik değildi.
Reşit Galip ve Schwartz görüşmelerinin anlamı
Temmuz 1933’te Maarif Vekili Reşit Galip ile Schwartz arasında yürütülen görüşmeler, ihtiyaç duyulan kürsüler için isimlerin belirlenmesini ve sözleşmelerin hazırlanmasını sağladı. Görüşmelere ilişkin hatıralar, Schwartz’ın birkaç kişiye çalışma imkânı bulma umuduyla başlayan girişiminin, çok daha geniş bir kadro arayışıyla karşılaştığını anlatıyor.
Bu görüşmelerin asıl önemli yanı, yalnızca kaç kişinin davet edildiği değildir. Uzmanlardan beklenen sorumluluklardır. Derslerin zaman içinde Türkçe yürütülmesi, Türkçe ders kitaplarının hazırlanması, bilimsel çalışmaların geliştirilmesi ve genç akademisyenlerin yetiştirilmesi, yeni üniversitenin kalıcı bir yapı kazanması açısından belirleyiciydi.
Türkçe öğretim beklentisi, bilimin dünya ile bağını kesme düşüncesi taşımıyordu. Tam tersine, yabancı dilleri bilen ve uluslararası kaynaklardan yararlanan bir kuşağın, bilgiyi kendi ülkesinde üretebilmesi amaçlanıyordu. Bir yabancı uzmanın birikimi, Türk öğrencilerin ve asistanların çalışmalarıyla ülkenin ortak birikimine dönüşecekti.
Schwartz’ın girişimi de bu nedenle yalnızca bir yardım faaliyeti olarak görülemez. İnsanları baskıdan kurtarma çabasıyla Türkiye’nin üniversite kurma iradesi aynı zeminde buluşmuştur. Bu buluşmanın başarısında, gelenlerin bilgisi kadar onlara görev, sorumluluk ve çalışma alanı açan Cumhuriyet yönetiminin tercihi de vardır.
Einstein’ın mektubu neyi anlatıyor
Albert Einstein’ın 17 Eylül 1933’te Dünya OSE Birliği’nin onursal başkanı sıfatıyla Başbakan İsmet İnönü’ye hitaben imzaladığı mektup, bu dönemin en dikkat çekici belgelerindendir. Mektupta, Almanya’da yürürlüğe giren yasalar nedeniyle mesleklerini sürdüremeyen kırk profesör ve hekimin Türkiye’de çalışmasına izin verilmesi isteniyordu.

Ancak tarih sıralaması önemlidir: Malche’nin raporu, üniversite reformu kararı ve Schwartz ile yürütülen görüşmeler bu mektuptan önceydi. Dolayısıyla Alman bilim insanlarının Türkiye’ye gelişini başlatan belge Einstein’ın mektubu değildir. Mektubun önerdiği kırk kişilik grup ile daha önce sözleşme yapılan akademisyenleri de aynı kadro gibi değerlendiremeyiz.
Döneme ilişkin anlatımlarda, OSE çevrelerinin talebinin Ankara’ya ulaştırılmasında diş hekimi Sami Günzberg’in aracılığı da anlatılıyor. Böylece mektup, yalnızca ünlü bir bilim insanının çağrısı olmaktan çıkıyor; farklı yardım girişimlerinin, kişisel bağlantıların ve resmî kararların kesiştiği bir belge olarak karşımıza geliyor.
Mektubun bence en çarpıcı yanı şudur: Mesleklerinden uzaklaştırılan insanlar, başka bir ülkede işe yarayabilmek için bir yıl ücretsiz çalışmayı dahi önermektedir. İnsanlığın içine sürüklendiği durumun ağırlığını görmek için bu teklif üzerinde biraz durmak yeterlidir. Bilgileri ve deneyimleri yerindedir; fakat kendi ülkelerinde çalışmalarına izin verilmemektedir.
İnönü’nün cevabı ve tarih sıralaması
İsmet İnönü’nün 14 Kasım 1933 tarihli cevabı, önerilen yeni grubun o sırada istihdam edilemeyeceğini bildiriyordu. Cevapta, benzer koşullardaki kırktan fazla profesör ve hekimin zaten sözleşmeyle görevlendirildiği belirtiliyor; farklı kökenlerden, kültürlerden ve dillerden insanların yer aldığı yeni yapının kurulmasındaki güçlükler vurgulanıyordu.

Bu cevabı, Türkiye’nin Nazi baskısından kaçan bilim insanlarına bütünüyle kapılarını kapattığı şeklinde okumak yanlış olur. Çünkü sözleşmeler yapılmış, akademisyenlerin Türkiye’de görevlendirilmesi süreci başlamıştı. Aynı şekilde, Einstein’ın teklifinin kabul edilip bütün göç hareketine dönüştüğünü söylemek de doğru değildir. Birbirine yakın zamanlarda gerçekleşen farklı girişimleri ayırmak gerekiyor.
Tarih yazarken belgenin simgesel değerini korumakla, gerçekte neye yol açtığını doğru anlatmak birlikte yürümelidir. Einstein’ın başvurusu, dönemin insani arayışlarını gösteren kıymetli bir belgedir; Cumhuriyet’in bilim politikasını tek başına açıklayan bir başlangıç noktası değildir.
Bir dersin ötesinde kalan miras
Türkiye’de görev alan bu bilim insanları, üniversite derslerinin yanında laboratuvarların, kliniklerin, kütüphanelerin ve araştırma geleneklerinin gelişmesine katkı verdiler. Tıp, hukuk, iktisat, sosyal bilimler ve sanat eğitimi gibi alanlarda bıraktıkları iz, yetiştirdikleri öğrencilerle sonraki kuşaklara ulaştı.
Rudolf Nissen’in Türkiye’yi seçmesi üzerinden anlatılan tercih de dönemin şartlarını düşündürüyor. Türkiye, bazı uzmanlar için geçici bir bekleme yeri olmanın ötesinde, ciddi bir görev üstlenebilecekleri ve bilgi birikimlerini kullanabilecekleri bir ülkeydi. Bu imkânın değerini anlamadan, kurulan bağın neden yıllar sonra da sürdüğünü açıklayamayız.
Bu katkıları anlatırken sayıların kullanımında dikkatli olmak gerekiyor. Profesör, yardımcı personel, farklı tarihlerde gelen uzmanlar ve aile fertleri aynı toplam içinde değerlendirildiğinde yanıltıcı sonuçlar çıkabiliyor. Einstein’ın kırk kişilik teklifi, Türkiye’de farklı dönemlerde çalışan bütün yabancı uzmanların sayısı ve Kırşehir’e gönderilen aileli grubun büyüklüğü ayrı konulardır.
Sığınmadan zorunlu ikamete
Bu hikâyenin Kırşehir sayfası, savaşın sonlarına doğru açıldı. Türkiye’nin Ağustos 1944’te Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesmesinin ardından, ülkede kalan Alman vatandaşlarının bir bölümü Kırşehir, Çorum ve Yozgat gibi kentlerde zorunlu ikamete tabi tutuldu. Nazi baskısından uzaklaşmış bazı kişiler de vatandaşlık durumları nedeniyle bu uygulamadan etkilendi.
Buradaki güçlüğü açıkça görmek gerekiyor. Türkiye’de çalışma ve yaşama imkânı bulan insanların bir bölümü, bu kez serbestçe hareket edemedikleri ve mesleklerini alıştıkları biçimde sürdüremedikleri bir dönem yaşadı. Kırşehir günlerini yalnızca hoş bir kültürel buluşma gibi anlatmak, zorunlu ikametin insani ağırlığını örter.
Öte yandan bu sınırlamalar, şehir halkıyla kurulan ilişkileri bütünüyle engellemedi. Evler, gündelik karşılaşmalar, ortak meraklar ve eldeki imkânlarla yürütülen çalışmalar, farklı dünyalardan insanları birbirine yaklaştırdı. Kırşehir’in bu dönemdeki yeri, hem savaşın dayattığı tecrit koşullarında hem de o koşullar içinde gelişen insani bağlarda aranmalıdır.
Fritz Baade ve kentin imkânlarına bakmak
İktisatçı ve tarım uzmanı Fritz Baade, Almanya’da sosyal demokrat siyaset içinde yer almış, Nazi döneminde ülkesinden ayrılarak Türkiye’de çalışmıştı. Kırşehir’deki zorunlu ikamet günleri, onun kentle kurduğu ilişkinin başlangıç noktalarından biri oldu. Bu ilişkiyi değerli kılan, şehrin kaynaklarına ekonomik ve toplumsal bir imkân olarak bakabilmesidir.

Terme suları, Baade’nin adıyla birlikte anılan başlıca konulardandır. Kırşehir Valiliğinin tanıtımında da onun kaplıca suyuna ilişkin inceleme raporuna yer verilir. Burada asıl katkı, öteden beri bilinen suyu ilk kez var etmek değil, onun niteliğinin ve kullanım imkânlarının bilimsel değerlendirmesine katkıda bulunmaktır.
Baade’nin oniksle ilişkisi de benzer bir çerçevede ele alınmalıdır. Kırşehir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün el sanatları anlatımında, yöredeki taşların işlenmesi ve bu alanda insan yetiştirilmesi bağlamında onun adına yer verilir. Bir hammaddenin fark edilmesi kadar, işlenebilir ve ekonomik değere dönüşebilir hâle gelmesi de yerel kalkınmanın parçasıdır.
Baade’nin katkısı, doğal kaynakların değerlendirilmesi düşüncesinde, teknik bilgiye ulaşma çabasında ve kentte yeni bir uğraş alanının gelişmesinde belirginleşir. Bu birikimin üretime dönüşmesini sağlayan yerel ustaların emeği de Kırşehir’in kalkınma tarihinin ayrılmaz parçasıdır.
Baade’ye verilen fahri hemşehrilik, bu ilişkinin Kırşehir’de nasıl karşılık bulduğunu gösterir. Bir dönem zorunlu ikamet ettiği şehirde adının hatırlanması, aradan geçen yıllara rağmen kurulan bağın sürdüğünü düşündürür. Bu hafızayı yaşatmak, yalnızca bir yabancı bilim insanına teşekkür etmek değildir; kendi şehrimizin gelişme tarihini de sahiplenmektir.
Sadi Erdem arşivinden gelen Terme raporu
Baade’nin Terme’ye ilgisi, benim arşivimde bulunan bir belgeyle de somutlaşıyor. Eski Kırşehir Senatörü merhum Sadi Erdem’in arşivinden, yeğeni ve değerli hemşehrimiz Mehmet Erdem aracılığıyla elime ulaşan “Prof. Dr. Baade Raporu” başlıklı daktilo nüshası, suyun özelliklerini ve kaplıcanın değerlendirilmesine ilişkin düşünceleri günümüze taşıyor.
Alt bölümünde Dr. F. Baade adı ile “Aslının aynıdır” kaydı bulunan nüshanın görünen sayfasında tarih yer almıyor. Bu nedenle düzenlenme yılını kesinleştirmeden, belgenin söyledikleri üzerinde durmak gerekiyor. Raporda dönemin diliyle kullanılan “hamızı karbonlu” ve “çelikli” ifadeleri, suyun karbondioksit ve demir içeriğine işaret ediyor; kaynağın kendi basıncıyla yeryüzüne çıkması üzerinde özellikle duruluyor. Metindeki sıcaklık değerlerinin başlangıçta 45,5, sonunda 41,5 derece olarak verilmesi de belgeyi olduğu gibi değerlendirirken gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntıdır.
Bu raporun korunarak bugüne ulaşması, kent tarihinin yalnızca resmî arşivlerde bulunmadığını gösteriyor. Ailelerin sakladığı bir evrak, şehrin üretim ve kalkınma geçmişinin eksik bir halkasını tamamlayabiliyor. Sadi Erdem’in arşivini koruyan ve bu belgeyi paylaşan Mehmet Erdem’in katkısını da bu nedenle anmak isterim.
Terme kaynağından Abdullah Arcan’ın atölyesine
Dursun Yastıman’ın 25 Temmuz 2022 tarihli yazısında aktardığı Baade anlatısı, kaynağın yeniden canlandırılmasındaki ortak emeği daha açık gösteriyor. Türk-Alman Dostluk Cemiyetinin 1965’te Yeni Kırşehir gazetesine gönderdiği mektup ve ekindeki Türkçe metne dayanan bu anlatıda Baade, Hubert Kleinsorge ve Heinrich Romberg’le birlikte çalıştığını belirtiyor. Deprem sonrasında akışı çok azalan eski kaplıca kaynağının kazılıp düzenlenmesi, suyun yeniden kuvvetli biçimde akmasını sağlamıştı.
Kaplıca çevresindeki taşlarla başlayan uğraşın kalıcı bir mesleğe dönüşmesinde ise Sanat Okulu öğretmeni Abdullah Arcan’ın ayrı bir yeri vardır. Yastıman’ın aktardığına göre Arcan, Almanya’da iki yıl boyunca atölyelerde ve Kiel’deki Muthesius okulunda kendisini geliştirmiş; dönüşünde Kırşehir Sanat Okulunda öğrenci yetiştirmiştir. Bu öğrencilerden bir bölümünün kendi atölyelerini açması, dışarıdan gelen bilginin yerel üretime nasıl dönüştüğünü gösterir.
Taşın adı konusunda da bir ayrım gerekiyor. Yörede ve ticarette “oniks” diye bilinen malzemeyi Baade, Yastıman’ın aktardığı “Amatör Taşçılık” yazısında renkli kalsit olarak tanımlıyor. Bu nedenle yerel kullanım ile mineralojik tanımı birbirinin yerine geçirmemek gerekir. Buradaki asıl hikâye, bir taşın adından çok, onun işlenmesini sağlayan bilgi ve becerinin insanlara aktarılmasıdır.
Kırşehir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün tanıtımında, Baade’nin Terme taşından yaptığı bir vazonun vasiyeti doğrultusunda torunu aracılığıyla 1984’te Kırşehir Müzesine armağan edildiği de anlatılıyor. Böylece Kırşehir’den götürülen taşın, işlenmiş bir eser olarak şehre dönüşü bu ilişkinin başka bir hatırası hâline geliyor.
Walter Ruben ve Kırşehir’in tarihine yönelen dikkat
Hindoloji uzmanı Walter Ruben’in Kırşehir’de geçirdiği zaman, kentin geçmişine ilişkin araştırmalara da yansıdı. Ruben’in şehri ve tarihî eserlerini konu alan çalışmaları, zorunlu ikamet günlerinin bilimsel üretimle nasıl kesişebildiğini gösteriyor.
Burada yalnızca genel bir hatıradan söz etmiyoruz. Ruben’in Kırşehir’deki sanat eserleri üzerine çalışması, 1948’de Türk Tarih Kurumunun Belleten dergisinde yayımlandı. Aydın Sayılı ile birlikte Cacabey Medresesi’ndeki araştırmaya ilişkin hazırladığı rapor da 1947’de aynı dergide yer aldı. Bu yayınlar, şehrimizin bilimsel literatürdeki yerinin somut belgeleridir.
Bir yabancı araştırmacının Kırşehir’de gördüklerini kayda geçirmesi, bizim için ayrıca düşündürücüdür. Her gün önünden geçtiğimiz bir yapı, alıştığımız için sormayı bıraktığımız bir sorunun yeniden sorulmasına yol açabilir. Kent tarihçiliği, böyle dikkatlerin birikmesiyle gelişir. Ruben’in katkısını anmak, bugün Kırşehir üzerine çalışanların belgeye ve yerinde incelemeye vereceği önemi de hatırlatmalıdır.
Gerhard Ruben’in hatıralarında gündelik hayat

Walter Ruben’in oğlu Gerhard Ruben’in 21 Mart 2003 tarihli önsözde anlattıkları, bilimsel çalışmaların hangi şartlarda yürütüldüğünü anlamamıza yardımcı oluyor. Aile, Kayaşeyhi Mahallesi’nde bir Kırşehir evinin üst katında yaşıyordu; alt katta Yeni Hamam’ın ateşçisi oturuyordu. Gerhard’ın anlatımında şehir içinde dolaşılabiliyordu; buna karşılık çalışma, haberleşme ve fotoğraf makinesi kullanma gibi alanlarda kısıtlamalar vardı. Bu tanıklık, zorunlu ikameti her durumda kapalı bir kamp hayatıyla özdeşleştirmemek gerektiğini gösteriyor.
Fotoğraf makinesi kullanamayan Ruben, önemli yapıları ve yerleri çizerek kayda geçirmişti. Türkçeyi konuşabilmesi, dönem tanıklarıyla doğrudan görüşmesini sağlıyor; kütüphane imkânlarının yokluğu ise karşılaştırmalarında belleğine dayanmasını gerektiriyordu. Çizimler, sokaklar ve yapılar üzerine betimlemeler, bu şartlar içinde ortaya çıkan araştırmanın önemli parçaları oldu.
Eserin kapsamı da birkaç tarihî yapıdan ibaret değildir. Mahalleler ve akarsular, tarım ve sulama, zanaatlar, ticaret, işçiler, kadınların toplumsal hayatı, eğitim, yerel basın, masallar ve gündelik alışkanlıklar aynı araştırmada yer bulur. Kırşehir gazetesinden yararlanılması, yerel basının o günün düşünce ve toplum hayatını sonraki kuşaklara taşıyan bir kaynak olduğunu ayrıca gösteriyor.
Gerhard Ruben, babasının metninin ve çizimlerinin uzun süre bulunamadığını, daha sonra bir nüshanın ortaya çıkmasıyla yayına hazırlanabildiğini anlatır. Walter Ruben’in araştırmasını oğlunun emeğiyle okura ulaştıran bu süreç, kent tarihinin kaynaklarının ne kadar kolay kaybolabileceğini de düşündürüyor. Bizim yıllar sonra Türkçeye kazandırmaya çalıştığımız kitap, böyle bir arayışın sonunda yayımlanabilmişti.
Bir kitabın peşinde geçen yıllar

Ruben’in Kırşehir üzerine kitabıyla benim de yıllar öncesine uzanan bir bağım var. Kırşehir Belediyesinde Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürü olarak görev yaptığım dönemde, Almanya’ya yerleşmiş eski bir mahalle arkadaşımın haber vermesi üzerine kitabın 2003 tarihli Almanca baskısından beş adet getirttim. Önce önsözünü ve içindekiler bölümünü Türkçeye çevirttirdim. Okuduklarım, bu eserin Kırşehirli okura mutlaka kazandırılması gerektiğine beni inandırmıştı.
Konuyu dönemin Belediye Başkanı Halim Çakır, Vali Lütfullah Bilgin ve Milletvekili Mikail Arslan’la paylaştım. Çevirmen dostlarımızın yardımıyla yürüttüğümüz yazışmalar sonunda, beş bin nüshalık Türkçe baskı için 1.800 avro karşılığında telif anlaşması yapılmasını sağladık. Ne yazık ki ödeme gerçekleşmeyince süreç tamamlanamadı ve alınan hak iptal edildi. Buna rağmen yazışmaların kurum arşivinde bulunması ve eserin kamuoyuna tanıtılmış olması, sonraki girişimler için bir dayanak oluşturdu.
Bu çabanın devamında Salahaddin Bekki’nin 2008’deki sempozyum bildirisi, Dursun Yastıman’ın yazıları ve akademik çevrelerin desteği de yer aldı. Daha önce “O Kitabın Öyküsü” başlıklı yazımda anlattığım üzere, eser 2014’te Belediye Başkanı Yaşar Bahçeci döneminde Türkçe basılarak okurla buluştu. Başlayan bir işin yıllar sonra tamamlanması, kent kültürü için gösterilen ısrarın ve farklı dönemlerde verilen emeğin sonucuydu.
Bu hatırayı burada paylaşmamın nedeni, bir kitabın bulunmasıyla şehrin ortak kaynağına dönüşmesi arasındaki yolu göstermek. Bilim insanının yıllar önce bıraktığı eser kadar, onu arayan, çeviren, yayımlayan ve okura ulaştıranların emeği de kent hafızasının devamını sağlar.
Eduard Zuckmayer ve tecrit günlerinde müzik

Kırşehir’de zorunlu ikamet günlerini yaşayan Eduard Zuckmayer, müzik eğitimcisi, piyanist, besteci ve orkestra şefiydi. Yazar Carl Zuckmayer’in ağabeyi olan sanatçı, 1936’da geldiği Türkiye’de, Cumhuriyet’in müzik eğitiminin gelişmesine uzun yıllar emek verdi.
Onun katkısını yalnızca konserler ve bireysel derslerle sınırlı düşünmemek gerekir. Musiki Muallim Mektebi’nin öğretmen yetiştirme işlevinin Gazi Eğitim Enstitüsü bünyesine taşındığı 1938–1939 öğretim yılında, Paul Hindemith’in tavsiyesiyle Müzik Bölümünün başına Zuckmayer getirildi. Gazi Üniversitesi’nin kurumsal tarihçesinde, 1938–1970 yılları arasında bölümün gelişmesine ve çoksesli müzik eğitimine öncülük ettiği belirtilir. Yetiştirdiği müzik öğretmenlerinin ülkenin farklı yerlerindeki okullarda görev alması, onun eğitim emeğini Anadolu’ya taşıyan kalıcı bir bağ oluşturdu.
Bu uzun çalışma hayatının Kırşehir sayfası ise savaşın getirdiği sınırlamalar içinde açıldı. Türkiye’nin Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesmesinin ardından, Eylül 1944 ile Aralık 1945 arasındaki zorunlu ikamet dönemini burada geçiren Zuckmayer, birlikte bulunduğu Almanlar arasından bir koro kurup yönetti. Alıştığı dersliklerden ve çalışma imkânlarından uzakta da müzik eğitimciliğini sürdürmenin bir yolunu bulmuştu.
Fritz Baade’nin, Dursun Yastıman tarafından aktarılan hatıraları, bu koronun çalışmalarına ilişkin somut bir sahne sunuyor. Anlatıya göre koro, 1945’te Katolik hemşirelerin kaldığı ve ibadet amacıyla da kullanılan kerpiç bir evde, Palestrina’nın bir eserini seslendirmişti. Deutsche Biographie de koronun “Perpetuum canoneum” olarak anılan eseri çalışıp icra ettiğini kaydeder. Kırşehir’deki koro böylece yalnızca genel bir hatıra olarak değil, repertuvarına ilişkin bilgiyle de karşımıza çıkıyor.
Bir koroyu o günlerin şartlarında bir araya getirmek, belirsizlik yaşayan insanların ortak bir uğraş etrafında buluşması anlamına da geliyordu. Aynı eseri çalışmak, birbirini dinlemek ve birlikte ses vermek, gündelik hayatı sürdürmenin insani yollarından biriydi. Bu hatıra, zorunlu ikametin güçlüklerini ortadan kaldırmaz; insanların o güçlükler içinde üretme ve dayanışma imkânı aradığını gösterir.
Zuckmayer’in Gazi’deki öğretmen yetiştirme emeğiyle Kırşehir’deki koro çalışması, aynı eğitimci kişiliğinin farklı koşullardaki yansımalarıdır. Şehrimizin zengin müzik geçmişinde bu hatıranın da görünür bir yeri olmalı. Kırşehir’in bu dönemdeki hikâyesi, bilimsel araştırmaların yanında, sınırlı imkânlarla sürdürülen sanat çalışmalarını da içeriyor.
Jeoloji çalışmalarını doğru döneme yerleştirmek
Kırşehir ve çevresinin deprem ve yer yapısı üzerine yapılan incelemeler de bu bilimsel ilişkinin bir başka yönüdür. Wilhelm Salomon-Calvi ile Hubert Kleinsorge’nin Türkiye’deki jeoloji ve deprem araştırmaları bu çerçevede anılmalıdır. Ancak Salomon-Calvi 1941’de vefat etmiştir; dolayısıyla onu 1944’te Kırşehir’de zorunlu ikamete tabi tutulanlar arasında göstermek mümkün değildir.
1938 Kırşehir depremiyle ilgili araştırma hattı ile 1944’te başlayan tecrit uygulaması birbirinden ayrılmalıdır. Aynı coğrafyada iz bırakan farklı çalışmalar, tek bir olayın ya da tek bir grubun faaliyeti gibi sunulduğunda tarih karışır. Kırşehir’in bilimle ilişkisinin birden fazla kanaldan geliştiğini görmek ise anlatıyı zayıflatmaz, genişletir.
Bugün bu araştırma mirasına bakarken yalnızca geçmişin adlarını sıralamamalıyız. Depremi, zemini ve su kaynaklarını bilimsel bilgiyle değerlendirme ihtiyacı hâlâ önümüzdedir. Eski raporların ve saha çalışmalarının araştırmacılara açık biçimde bir araya getirilmesi, şehir hafızasına olduğu kadar yeni çalışmalara da katkı sağlayabilir.
Kırşehir bu hafızayı nasıl yaşatmalı
Bütün bu hikâyenin merkezinde, Cumhuriyet’in eğitim ve bilim iradesiyle baskıdan uzaklaşan insanların bilgi birikimi bulunuyor. Kırşehir de bu buluşmanın kendine özgü koşulları içinde iz bıraktığı şehirlerden biridir. Terme’nin değerlendirilmesinden taş işçiliğine, tarih araştırmalarından müzik çalışmalarına uzanan bağlar, kent tarihimizin daha görünür olması gereken bir bölümünü oluşturuyor.
Bu hafıza, bir cadde adının yaşatılmasıyla başlayabilir; fakat orada kalmamalı. Müze anlatılarında, kent arşivinde, üniversite araştırmalarında ve kültür yayınlarında karşılığını bulmalı. Kimlerin hangi tarihte geldiği, nerede kaldığı, ne üzerinde çalıştığı ve yerel halkla nasıl ilişkiler kurduğu, belgeler ve aile hatıraları birlikte değerlendirilerek araştırılmalı.
Kırşehir’e ilişkin gururumuzu büyütecek olan, hikâyeyi olduğundan parlak göstermek değildir. Zorunlu ikametin güçlüklerini de insanların birbirlerine açtığı kapıları da doğru anlatabilmektir. Bilim insanlarını isimsiz bir kalabalığa dönüştürmeden, yerel halkın ve ustaların emeğini de unutmadan bu geçmişi sahiplenebiliriz.
Kırşehir Belediyesinin Baade’nin adını cadde ve yönlendirme levhalarında görünür biçimde yaşatması, Terme ve taş işlemeciliğine katkılarını kısa bilgilendirme metinleriyle anlatması da bu sahiplenmenin bir parçası olabilir. Bunun sürekliliği, kültür alanında donanımlı ve liyakatli insan kaynağının korunmasına bağlıdır. Yönetimler değişse de arşivin, araştırmanın ve başlatılan yayın işlerinin devam etmesi, şehir hafızasının kurumsal güvencesidir.
Bir şehrin hafızası, yalnızca kendi içinden yetişenlerle kurulmaz. Bir süre o şehirde yaşamış, çalışmış, sıkıntı çekmiş ve ardında iz bırakmış insanlar da o hafızanın parçasıdır. Baade’nin, Ruben’in ve Eduard Zuckmayer’in Kırşehir’le bağı, bu bakımdan bizim de hikâyemizdir. Onların burada bıraktıklarını bilmek ve gelecek kuşaklara doğru aktarmak, Kırşehir’in kendisine karşı sorumluluğudur.
Einstein’ın mektubu
17 Eylül 1933 tarihli belgenin Türkçe çevirisi
Ekselansları, Dünya “OSE” (Yahudi Sağlığını Koruma Dostları Birliği) Birliğinin Onursal Başkanı olarak, Almanya‘dan kırk profesör ve doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye‘de devam etmelerine izin vermeniz hususunda Ekselanslarına başvuruda bulunmayı saygılarımla arz ederim. Söz konusu kişiler, Almanya‘da şu anda yürürlükte olan kanunlar nedeniyle mesleklerini daha fazla icra edememektedirler. Bu kişilerin büyük çoğunluğu geniş bir deneyime, bilgiye ve bilimsel liyakate sahip olup yeni bir ülkeye yerleştiklerinde son derece faydalı olabileceklerini kanıtlayabilirler.
Birliğimiz, çok sayıda başvuran arasından kırk deneyimli uzman ve seçkin bilim insanını seçmiş bulunup bu kişilerin ülkenize yerleşmelerine ve mesleklerini icra etmelerine izin vermeniz için Ekselanslarına başvurmaktadır.
Bu bilim insanları, Hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir ücret talep etmeksizin çalışmaya isteklidirler.
Bu başvuruyu desteklerken, bu talebi kabul etmekle Hükümetinizin yalnızca yüksek bir insanlık görevi yerine getirmekle kalmayıp aynı zamanda kendi ülkenize de büyük bir fayda sağlayacağına dair ümidimi ifade etme cesaretini gösteriyorum.
Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan onur duyarım,
Prof. Albert Einstein Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Makam-ı Âlisine
Kaynakça
- Atakan Büyükdağ. Kavgamız. “Türkiye mi? Neden Olmasın?” ve “Dünyanın En Ünlü Bilimadamından İsmet İnönü’ye Mektup” başlıklı 22 ve 23. bölümler.
- Ersoy Taşdemirci. “1933 Üniversite Reformu.” Atatürk Ansiklopedisi.
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/1933-universite-reformu/ - Klaus-Detlev Grothusen. “1933 Yılından Sonra Alman Bilim Adamlarının Türkiye’ye Göçü.” Belleten 45, sayı 180 (1981): 537–550.
https://www.belleten.gov.tr/tam-metin/1693/tur - İbrahim Ceylan. Türklerde Cerrahinin Gelişimi. Ankara: Türk Cerrahi Derneği, 2012, s. 89.
https://www.turkcer.org.tr/files/publications/27/d85bfe05076c59ba333a33f3b7356e64.pdf - Kırşehir Valiliği. “Kaplıcalar ve Şifalı Sularımız.”
https://www.kirsehir.gov.tr/kaplicalar-ve-sifali-sularimiz - Kırşehir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü. “Geleneksel El Sanatları ve Giyim.”
https://kirsehir.ktb.gov.tr/TR-64760/geleneksel-el-sanatlari-ve-giyim.html - Walter Ruben. “Kırşehir’de Dikkatimizi Çeken San’at Âbideleri.” Belleten 12, sayı 45 (1948): 173–193.
https://dergipark.org.tr/tr/pub/ttkbelleten/issue/79777 - Aydın Sayılı ve Walter Ruben. “Türk Tarih Kurumu Adına Kırşehir’de Cacabey Medresesinde Yapılan Araştırmanın İlk Kısa Raporu.” Belleten 11, sayı 44 (1947): 673–681.
https://dergipark.org.tr/tr/pub/ttkbelleten/article/1357089 - “Eduard Zuckmayer.” Musik und Musiker am Mittelrhein 2 Online.
https://mmm2.mugemir.de/doku.php?id=zuckmayer - Erkan Dağlı. “Jeolog Mülteci Bilim İnsanı W. Salomon-Calvi’nin Hayatı ve Türkiye’ye Katkıları.” Korkut Ata Türkiyat Araştırmaları Dergisi 14 (2024): 743–757.
https://doi.org/10.51531/korkutataturkiyat.1412541 - Adnan Yılmaz arşivi. Sadi Erdem’in arşivinden Mehmet Erdem aracılığıyla kazandırılan “Prof. Dr. Baade Raporu” başlıklı nüsha.
- Adnan Yılmaz. “Fritz Baade, Terme Suyu ve Kırşehir’in Oniks Taşı.” 20 Ekim 2026.
https://www.adnanyilmaz.com.tr/2026/10/20/fritz-baade-terme-suyu-ve-kirsehirin-oniks-tasi/ - Adnan Yılmaz. “O Kitabın Öyküsü; İç Anadolu’da Küçük Bir Eskiçağ Şehri Kırşehir.” 21 Kasım 2019.
https://www.adnanyilmaz.com.tr/2019/11/21/o-kitabin-oykusu-ic-anadoluda-kucuk-bir-eskicag-sehri-kirsehir/ - Dursun Yastıman. “Diktatör Hitler’in Zulmünden Kaçan Almanlar’ın İkinci Vatanı Kırşehir Oldu.” Kırşehir Çiğdem, 25 Temmuz 2022.
https://www.kirsehircigdem.com/diktator-hitlerin-zulmunden-kacan-almanlarin-ikinci-vatani-kirsehir-oldu - Dursun Yastıman. “Hirfanlı Barajı’nın Yapılacağı Yeri 10 Yıl Önceden Almanlar Tesbit Etti.” Kırşehir Çiğdem, 1 Ağustos 2022.
https://www.kirsehircigdem.com/hirfanli-barajinin-yapilacagi-yeri-10-yil-onceden-almanlar-tesbit-etti - Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Müzik Eğitimi Anabilim Dalı. “Tarihçe” ve “Anabilim Dalımıza Emeği Geçenler.”
https://gef-guzelsanatlar-muzik.gazi.edu.tr/view/page/26429
https://gef-guzelsanatlar-muzik.gazi.edu.tr/view/page/189259/anabilim-dalimiza-emegi-gecenler - Deutsche Biographie. “Zuckmayer, Eduard.”
https://www.deutsche-biographie.de/sfz143060.html
Görsel kaynakları
Albert Malche ve Philipp Schwartz portreleri ile tarihî mektup, Fritz Baade ve Walter Ruben görselleri: Adnan Yılmaz arşivi. Eduard Zuckmayer portresi: Wikimedia Commons, “File:Eduard zuckmayer.jpg”; fotoğrafçı bilinmiyor, kamu malı olarak kayıtlı. Özgün kaynak: Journal Lokal, 2020. https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Eduard_zuckmayer.jpg
Bu yazıya atıf için:
Adnan Yılmaz, “Kırşehir’in Bilim Sığınaklığı”, 8 Eylül 2026.
https://www.adnanyilmaz.com.tr/2026/09/08/kirsehirin-bilim-siginakligi/
