13 Eylül 2026

MANSUR YAVAŞ NEDEN “GEREĞİNİ YAPARIM” DEDİ?

 Siyasette bazen bir cümle, bir görüşmeden çok daha fazla anlam taşır. Hele o cümle, son dönemde üzerinde farklı siyasi hesapların yapıldığı bir ismin ağzından çıkıyorsa…

Gereğini yaparım.”

Mansur Yavaş’ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmenin ardından kullandığı bu ifade, yalnızca bir siyasi rest olarak okunmamalıdır. Çünkü bu sözün arkasında, bugün Türkiye siyasetinin karşı karşıya bulunduğu daha büyük bir mesele var: Bir siyasetçinin kendi siyasi iradesini, kendisi adına kurulan senaryolardan koruma çabası. Yavaş’ın asıl itirazı, yalnızca bir görüşmenin eleştirilmesine değil; kendisinin siyasi olarak nereye, nasıl ve hangi safta duracağına başkalarının karar vermeye çalışmasınadır. Tam da bu nedenle “gereğini yaparım” sözü üzerinde durmaya değer.

MESELE SADECE BİR GÖRÜŞMEDEN İBARET DEĞİL

Elbette bir belediye başkanının, kentinin sorunlarını çözmek için Cumhurbaşkanı ile görüşmesi tek başına olağanüstü bir durum değildir. Ama siyasetin de bir zamanlaması, zemini ve sembolik anlamı vardır. Bugün tartıştığımız mesele tam da budur.

Mansur Yavaş, siyasi tartışmaların zirve yaptığı, bir taraftan CHP içerisinden Diğer yanda Yeni Parti çevrelerinden  “tarafını belirle” baskılarının, diğer taraftan yeni siyasi arayışların ve farklı çevrelerin beklentilerinin yoğunlaştığı bir dönemde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından görüşmeye davet ediliyor. Dahası, bu görüşme CHP’nin kuruluş yıldönümü gibi siyasi ve sembolik anlamı yüksek bir güne denk geliyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın aynı zamanda iktidar partisinin genel başkanı olduğu düşünüldüğünde, bu randevuyu yalnızca Ankara’nın sorunları için yapılan idari bir temas olarak okumak eksik kalır. Bu durum, zamanlaması ve siyasi atmosferi bakımından taktik bir hamle olarak da okunabilir ve siyasetin doğası gereği bu tartışılır.

ERDOĞAN’IN HAMLESİ, YAVAŞ’IN TARTIŞMALARINDA NEDEN YANKI BULDU?

Çünkü ortada sıradan bir siyasi atmosfer yok. Mansur Yavaş’ın adı uzun süredir cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmalarının merkezinde. Yavaş, bu fırtınanın tam ortasında bulunmasına rağmen kendisini herhangi bir siyasi senaryoya teslim etmeyen bir çizgi sergilemeye çalışıyor.

İşte böyle bir dönemde gelen Erdoğan randevusu siyasetin bütün dikkatini üzerine çekiyor ve ardından onlarca senaryo üretiliyor: “CHP’den ayrılacak mı?”, “Yeni partiye mi gidecek?”, “Bağımsız aday mı olacak?Yavaş, daha önce de rahatsızlığını hissettirdiği siyasi baskıların merkezinde bir kez daha bu senaryolarla kuşatılınca, kendi sınırını çiziyor.

“BENİM ADIMA SİYASİ SENARYO YAZMAYIN”

Yavaş’ın verdiği mesajın özünde şu gerçek yatıyor: Siyasi kararlarımı kulislerin, parti içi baskıların veya başkalarının benim adıma kurduğu senaryoların belirlemesine izin vermem.

Siyasette seçim dönemleri yaklaşırken adayların etrafında bir beklenti çemberi oluşur. Herkes kendi hesabına göre bir pozisyon biçer; biri “bizim adayımız” der, diğeri “şuraya geçecek” diye senaryo yazar. Oysa siyasetçinin kendi iradesi ne olacaktır? Yavaş’ın “gereğini yaparım” çıkışını bu sorunun cevabı olarak okumak gerekir: “Beni bir yere zorlamayın.”, “Benim adıma siyasi senaryo yazmayın.”, “Benim durduğum yer belli; kabul edilmiyorsa kendi kararımı veririm.”tarzlı  sözler bir parti değişikliğinden önce güçlü bir siyasi irade vurgusudur.

CHP, TARİHSEL HAFIZA VE ASIL GÜNDEMİ KAÇIRMAK

Tam da bu noktada, Türkiye’nin ana muhalefet partisinin ve siyasetin önündeki daha derin bir çelişkiyle yüzleşmek gerekiyor. CHP; cumhuriyetin, demokrasinin ve modernleşmenin köklü tarihsel hafızasını temsil eden bir yapıdır. Ancak parti içi mekanizmalar, zaman zaman bu büyük tarihi misyonu ve toplumsal umudu, dar ofislerin, küçük hesapların ve kısır çekişmelerin kurbanı haline getirebiliyor.

Bugün asıl tartışılması gereken şey, enerjiyi kendi iç denklemlerini tahkim etmeye harcamak değil, ülkenin gerçek gündemine ve geleceğine liderlik etmektir. Mansur Yavaş üzerinden yürütülen “tarafını seç” dayatmaları veya parti içi tazyikler, işte bu asıl gündemin ıskalanmasına yol açan en büyük tehlikedir. Siyasetçi kendi iç tartışmalarına hapsedildiğinde, toplumun acil beklentileri arka plana itilmektedir.

YAVAŞ, AYRIŞMIŞ SİYASİ YELPAZELERDEN DAHA GENİŞ BİR ZEMİN ARIYOR

İşte bu yüzden Yavaş, kendisini yalnızca klasik siyasi yelpazenin dar kalıplarına ve parti içi dar alanlara hapsetmiyor; daha geniş bir toplumsal karşılığa ulaşabilecek bir konum arıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi yalnızca kendi tabanınızı konsolide etme seçimi değildir; asıl mesele farklı kesimlerin desteğini alabilmektir.

Çünkü 50+1 yalnızca bir matematik değil, aynı zamanda siyasi bir kapsama kapasitesidir. Mansur Yavaş’ın asıl önemi, CHP tabanının dışına taşabilen bir seçmen karşılığı bulunduğu iddiasından kaynaklanıyor. Ancak tam da bu yüzden bir taraftan partinin kendi içindeki daraltıcı refleksleri, diğer taraftan dış çevrelerin hesapları arasında sıkıştırılmak isteniyor. Yavaş ise kendisini bu merdiven altı hesaplara göre konumlandırmak istemiyor; bağımsız bir siyasi ağırlık merkezi olma arayışı tam da burada anlam kazanıyor.

“ERDOĞAN’LA DA GÖRÜŞÜRÜM”

Yavaş’ın açıklamasındaki en önemli başlıklardan biri budur. Ankara’nın sorunları için Cumhurbaşkanı ile görüşmek demokrasinin doğal gereğidir. Fakat Türkiye’deki kutuplaşma öylesine sertleşti ki, iktidar ile muhalefetin herhangi bir teması bile siyasi sadakat testine dönüştürülüyor.

Asıl tartıştığımız şey görüşmenin kendisi değil, bu görüşmenin neden bu kadar büyük bir gerilim ürettiğidir. Bir belediye başkanı Cumhurbaşkanı ile görüşemiyorsa, iktidar ile muhalefet arasında iletişim kanalları tamamen kapanmış demektir. Demokrasilerde muhalefet etmek başka şeydir, konuşmayı reddetmek başka…

SEÇMEN KİMSENİN MÜLKİYETİ DEĞİLDİR

Gözden kaçırılmaması gereken en temel gerçek şudur: Seçmen, hiçbir siyasi partinin veya siyasi aktörün mülkü değildir.

Bugün bir partiye ya da adaya oy veren yurttaş, yarın başka bir seçenek üzerinde karar kılabilir. Çünkü seçmen siyasetin müşterisi değil, asıl sahibidir. Siyasetçinin görevi seçmene emir vermek değil, onu ikna etmektir. 50+1 de tam olarak toplumun farklı kesimlerini ortak bir zeminde buluşturabilmenin karşılığıdır. Partilerin iç dinamikleri bu gerçeği ne kadar çabuk kavrarsa, siyaset o kadar normalleşecektir.

SON SÖZÜ KULİSLER DEĞİL, SEÇMEN SÖYLER

Bütün bu tablonun sonunda Mansur Yavaş’ın “gereğini yaparım” sözü bir parti değiştirme ilanı değil, güçlü bir siyasi bağımsızlık ilanıdır.

Mesele yalnızca Mansur Yavaş’tan ibaret değildir; mesele, Türkiye siyasetinin kendi aralarındaki hesaplaşmaları ve kısır parti içi gündemleri bir kenara bırakıp toplumun ortak geleceğine geniş bir zemin oluşturup oluşturamayacağıdır. Çünkü seçim günü geldiğinde genel merkezlerin hesapları, kulis senaryoları ve aktörlerin sözleri bir kenara çekilir; sandıkta yalnızca seçmen kalır.

Siyasetin en büyük yanılgısı topluma yön verdiğini sanmaktır. Oysa gerçek siyaset, toplumun hangi yöne yöneldiğini zamanında görebilmektir. Ve bazen bir siyasetçinin kurduğu en güçlü cümle şudur: “Benim adıma siyasi senaryo yazmayın.

Mansur Yavaş’ın çıkışı da tam olarak bu mesajı verir: Siyasetin yönünü kulisler değil, toplum belirlemelidir. Ve günün sonunda son sözü ne kulisler ne de senaryolar söyleyecektir; sandıkta son sözü hep seçmen söyler.

Adnan YILMAZ

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir