15 Ekim 2026

ANADOLU TÜRKMENLERİ ÜZERİNDE “ŞAH İSMAİL” ETKİLERİ

TBMM Başkanı Numan  Kurtulmuş, Şırnak’ta yaptığı bir konuşmada aynen şöyle demiştir.

“Anadolu topraklarını baştan aşağı zulümle inleten Şah İsmail’e karşı, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi’nin yapmış olduğu ittifak, Anadolu’daki Müslüman toplulukların birlikte var olmasına neden olmuştur”

Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail üzerinden mezhep cilalı güç kapışmasını bugünlere taşıyarak “Kürt İdris Bitlisi ile Yavuz Sultan Selim  İttifakı”nı örnekleyip verilen masaj, tarih bilmemek ya da bilipte saptırmaktır.

İslam coğrafyasında ortaya çıkan güç Mücadelelerinde, devletler oluşumlarında ve güç kavgalarında mezhepler arası farklılık ve çatışmalar menfaate dayalı olarak tepe tepe kullanıldığı tarihsel bir vakadır. Hala bu mezhep çatışmalarıyla uluslaşamayan Arap toplumlarının hali ortadır.

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’e yine onun yöntemiyle karşılık vererek Çaldıran’a giderken, olayı “Şiiler’e karşı savaşan gazilerin kâfirlere karşı savaşı” şeklinde sunmuştur.

Safevi hanedanı Şark ve Garpları’ndaki sunni Türk devletlerine mukavemet edebilmek için İran’daki Şiiliği bir devlet mezhebi şekline sokmaya çalışırken buna karşılık Osmanlı Devleti de Sunniliğe sarılmış, Safeviler’in Anadolu ve Rumeli’deki kuvvetli propagandasına sert bir mukabelede bulunmuştur. Din boyası atında yürütülen bu ölümüne mücadelenin altında gerçekte siyasi menfaatler var olmuştur

Bu Tartışmalar daha önce de Boğazdaki yeni köprüye “Yavuz Sultan Selim” adını vermekle başlamış ve o günlerde hiçbir yorumsuz Devlet Bahçeli aynen şöyle demişti:

“AKP zihniyeti, büyük hükümdarımızın ismini köprüye vererek yeni bir gerilime neden olmuştur. Bu siyaset kafasının ardında çok tehlikeli bir hedef ve anlayış bulunmaktadır ama ne olursa olsun 5 asır öncesindeki olayları bugüne getirerek sonuç elde etmek ve düne takılı kalarak gelecekten sapmak hepimize ilave yükler getirecektir. Bu itibarla Yavuz Sultan Selim bizim için ne kadar vazgeçilmez ise Şah İsmail’in de o kadar önemli olduğunu ve bu iki hükümdarımızın zihinlerde ve gönüllerde barıştırılması gerektiğini açık yüreklilikle temenni ediyorum”

Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş tarafından başlatılan bu talihsiz ve tehlikeli bu tartışma üzerine aşağıdaki kısalttığım bir makalemin toplum bilgilendirilmesi yönüyle aydınlatıcı olduğunu düşündüğüm aynen yayınlıyorum.

ANADOLU TÜRKMENLERİ ÜZERİNDE  “ŞAH İSMAİL” ETKİLERİ

Şiilik tarihsel olarak Araplarla ilgili bir olgudur. Katıksız bir biçimde Arap olan Peygamber ailesinin meşruiyetini kendine örnek alır. Doğrudan Ali’nin soyundan gelen İmamların dili, tıpkı dinsel Edebiyatın dili gibi, Arapça’dır; Şiiliğin kutsal yerlerinin büyük çoğunluğu Arap topraklarındadır; Büyük Ayetullahlar çoğunlukla Peygamber sülalesinden gelenlere verilen adla anılırlar, yani seyidi’dirler, büyük Ayetullahların çoğu Arap soyundan gelir, ve Arap diline kusursuzca hakimdirler. XVI. Yüzyılın başlarında Şiilikle Şamanizm yoğuran ve Türkmen kabileler (Kızılbaş) içinde kök salmış bir tarikatın ruhani lideri günümüzdeki İran topraklarını ele geçirdi ve Safevi hanedanını kurdu. Türkçe konuşan bu yeni egemenler, İstikrarlı bir devlet inşa etmek için kabile ve tarikat kökenlerinden kurtulmak zorundaydılar. Devlet dini olarak Sunniliğe kıyasla birliklerinin inancından daha az Heterodoks olan İmamiyye Şiiliğini (Doğrudan Muhammedin soyundan gelen on ikinci imamın geri dönüşünü bekleyen akım) seçtiler. Şiilik o dönemde o kadar az İran’lıydı ki, Safeviler İran’da devlet Uleması yaratmak için günümüzdeki Güney Lübnan’ın (CemelAmil bölgesi) ve Basra Körfezi’nin(Bahreyn) Arap ulemasına çağrı yaptılar. İran’ın Şiileştirilmesi egemen devlet aygıtının inşası sürecinde meydana geldi. [1]

Safevi Devletinin “milli bir İran devleti” olduğu yönündeki görüşleri destekleyen bilim adamları arasında taraftar hemen yok gibidir.    Kızılbaş olarak zikredilen Türkmenlerin XVII. yüzyılın başlarında âşıkları tarafından söylenmeğe başlanan Köroğlu Destanının İran Türkleri arasında da yaygınlaşarak adeta onların milli destanı haline gelmiştir. Bu İran Türklerinin Dede Korkut Destan’larını da bilip sevmeleri, Kerem ile Aslı, Âşık Garib, Arzu ile Kanber ve diğer birçok romanlarının Anadolu’ya gelip, Türkiye, İran ve Türkmenistan’da zamanımıza kadar zevkle dinlenmekte ve okunmakta oluşu başkaca nasıl izah edilebilir?[2]

Safevi-Kızılbaş Türklerinin, anayurtları olan Anadolu ile her türlü münasebetlerini sürdürdükleri zaten malumdur.[3]

Kendisi de bir Türk olan Şah İsmail’in iktidara gelişi, Osmanlı sarayı için Anadolu’daki Türkmen ayaklanmalarının dinsel ayağı yönüyle endişenin ötesinde açık bir tehdit görülmüştür.

Osmanlılar Sah İsmail ve Sah Abbas idaresindeki Şi’i İran’ı büyük rakip ve düşman görmeleri, kendileri yönüyle siyasî ve ekonomik olduğu kadarda dinîdir. Şah İsmail’in, Osmanlı ülkesinde Şi’î-Alevî, Kızılbaş Türkmenler himaye etmesi, bu aşiretlerden gelenlere ordusunda yer vermiş olması, Osmanlıları, Şi’aya yakın gruplara karşı baskıcı siyasete yöneltmiştir.[4]

Osmanlılar ile Safevîler’in birbirlerine karşı nefret ve düşmanlık beslemelerine rağmen, iki ülke Türkleri arasında kültürel münasebetlerin süregelmiş olması çok dikkate şayandır ki bunun temelinde Safevi Devletini kuran ve onu ayakta tutan unsur olarak Anadolu Türklerinin varlığını görmek gerekir. Türkçe Safeviler’de yalnız emirlerin dili değil, Safevi hanedanın da ana dili idi. Şah İsmail’in Farsça’dan çok Türkçe şiirler yazması ve Ali Şir Nevai’nin eserlerine olan düşkünlüğü şüphesiz ki ana dilinin Türkçe olmasıyla bağlantılıdır. Safevîler devrinde İran’daki Türk topluluğu Türk adıyla Fars ve diğer unsurlardan ayrılıyordu. Öteden beri Türkiye’den büyük kümeler halinde bir asırdan fazla süren büyük Türk göç dalgaları Safevi devletinin kuruluşunda temel etken olmuştur. Nitekim Safevi devleti kurulduktan sonra da insan gücü olarak Anadolu’dan beslenmiştir. Bu beslenmedir ki aynı mili müşterek destanlar Ceyhun’dan Tuna’ya kadar bütün Batı Türkleri’nin yani Oğuz veya Türkmenler ‘in torunlarının müşterek millî destanları haline gelmiştir.[5]

Esasen Şah İsmail, Anadolu Alevisi’nin İslamlıktan ne beklediğini iyi sezinlemiş, göçebe Türkmenler’in baskıya alışkan olmayan ruhuna sunni kuralların ağır geldiğini görmüş, onların atalarından gelen inançlarını atamayacaklarına da inanmış, hele de ağdalı Osmanlı dilinin bu Türkmenler’e hiç uymadığının iyi farkına varmıştı. Zaten Şah İsmail’in kendisi de halk ozanları gibi deyişler çalıp söyleyen, Türkmenler’in eski yaşantılarındaki gibi törenler düzenleyen, bu törenlerde Şaman Bab’larının kokusunu duyuran, dertlerini dinleyen biridir ve bu yüzden Anadolu Türkmenleri’nin çok önemli bir kısmına önder olup çıkmıştır. Ve şayet Anadolu Aleviler’i; din dili Arapça, yazı dili Farsça olan Osmanlılar’la, her türlü dili Türkçe olan Safeviler arasında bir seçme yapmak zorunda kalınca, doğal olarak Farsça şiirler söyleyen Yuvuz sultan selim yerine, Türkçe deyişler söyleyen Issı Şah İsmail’i seçmiştir.[6]

Anadolu’da kızılbaş-Alevi Türkmenlerinin ruh halini o koşullarda Pir Sultan Abdal’da şöyle dillendirilir:

Hep devşire gele iller

Şah’a ola köle kullar

Urum’ da ağlayan sefiller

Şad ola da güle bir gün.

 

Çeke sancağı götüre

Sah İstanbul’a otura

Frenk’ten yesir getire

Horasan’a sala bir gün.

 

“Hep devşire gele iller

Şah’a ola köle kullar

Urum’ da ağlayan sefiller

Şad ola da güle bir gün.

 

Çeke sancağı götüre

Sah İstanbul’a otura

Frenk’ten yesir getire

Horasan’a sala bir gün”

 

Anadolu Türkmenlerinin büyük kısmi Kızılbaş ve Alevî adıyla Iran Safevilerine bağlılıklarını korumuşlar, hatta bir Türkmen grubu “Sâh-Sevenler” adıyla Azerbaycan’da yerleşmiştir. Esasen Türkmenlerin Alevîlikle ilişkileri, XI. yüzyılda, Horasan’da yerleşmeleri sırasında başlamıştır. Anadolu’da Horasan erenleri deyiminin Bektaşi-Alevî geleneğinde zikredilmesi kayda değer, halk tarikatlarının önemli bir kısmi Şi’a (Şi’îlik) ve Alevilikle bağımlıdır.  Safevî İran’ın ilk şâhı İsmail, Anadolu ve Rumeli’de Türkmen gruplarıyla yakın ilişki kurmuş, birçokları Şâh İsmail’i kendi pirleri ve meşru hükümdarları saymış, “Şi’îliğin Oniki İmam kolu“nu, “Isnâ-‘aşeriye”yi benimsemişlerdir.[7]

Safevi Devletin kuruluşu esnasında, Anadolulu Türk unsurunun dinî anlayışının hâkim bulunduğu görülür. Bugünkü Imâmiyye (İsna aseriyye = Caferiyye) mezhebi, bilhassa Şah Tahmas’dan itibaren başlayan oldukça uzun bir gelişmenin neticesinde oluşmuştur. Bu gelişmede dış faktörlerin de tesiri inkâr edilemez.[8]

Esasen İslam coğrafyasında ortaya çıkan güç Mücadelelerinde, devletler oluşumlarında, mezhepler arası farklılık ve çatışmalar menfaate dayalı olarak kullanılmıştır. Bu uğurda kendi görüşlerini temellendirmek adına meşrulaşmak için hadisler uydurulduğu ve sonuçta bu işleri siyasi, dini karakterde egemenlik ya da menfaate dayalı çatışmalara taşıdıkları hep görüle gelmiş, birbirlerini yok etmeye varacak boyutta şiddet, nefret ve kin girdabının içinde bulundukları coğrafyalarda toplumsal barışıklığı dinamitlemişlerdir.[9]

Bu durum sadece İslam coğrafyasında dini referanslarla örtülü güç mücadelesine sahne olmamış, İslam coğrafyası dışında yer alan küresel güç aktörlerinin bu bölgelerde paylaşım mücadelesine de meze olmuştur.

Atatürk; “Hülâgû’nun, Halife Mutasım’ı asıp yeryüzünde halifeliğe eylemli olarak son verdiğini, eğer 1517’de Mısır’ı ele geçiren Yavuz, orada halife sanını taşıyan bir sığıntıya önem vermeseydi, halifelik sanının zamanımıza dek sürüp gelmeyeceğine “vurgu yapmıştı.

Atatürk kendi deyimiyle “Osmanlı egemenliğinin çökme ve ortadan kalkma töreninin son evresi”nde, Halifelikle Padişahlığın ayrılması ve egemenliğin T.B.M.M’de olacağına ilişkin tartışmalarda halifelik kurumuna ilişkin ciddi eleştirilerde bulunmuştur.

Ankara’da kurulan mecliste 1 Kasım 1922 günü,   konu üzerinde uzun tartışmalar olmuş. Atatürk Mecliste de ayrıntılı bir konuşma yapmak gereğini duyarak. İslam ve Türk tarihinden söz açarak, halifelikle padişahlığın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik makamının T.B.M.M olabileceğini tarihsel olaylara dayanarak anlatmış ve halifeliğin Osmanlıya geçmiş olmasına ilişkin olarak da  “Hülâgû’nun, Halife Mutasım’ı asıp yeryüzünde halifeliğe eylemli olarak son verdiğini, eğer 1517’de Mısır’ı ele geçiren Yavuz, orada halife sanını taşıyan bir sığıntıya önem vermeseydi, halifelik sanının zamanımıza dek sürüp gelmeyeceğine ”işaret ederek Osmanlı tarihinde halifeliğin ilanıyla birlikte tarihi bir kırılmanın o günlere kadar sürüp gelen serencamına dikkat çeker.[10]

Bilindiği gibi; Büyük Moğol Hanı Mengü Han’ın emriyle Hülagû Han’ın komutası altında birleşen Moğol ordularının, Abbasî Halifeliğinin başkenti Bağdat’ı almak için yaptıkları kuşatma sonunda şehri ele geçirip   Abbasi Devleti’nin son hükümdarı ve Irak Abbasîlerinin 37. ve son halifesi olan Mutasım’ı öldürerek beş yüz yıllık Abbasi Halifeliğinin sonunu getirmişti.

“Her şeye gücü yeten, yenilmez ve dokunulmaz bir varlık olduğuna inanılan halifeliğe” böylece son verilirken, Hülagû komutasındaki Moğollar 1258 yılında Abbasi Halifesinin kalan hanedanını Bağdat’tan sürmüş, Abbasî hanedanından bir üye Türk Memlüklülerin idaresini eline aldıkları Mısır’a kaçarak Kahire’ye varmış, Türk Memlükler onu II. El-Mustansır olarak tahta oturtmuştu. Abbasî hanedanlığı ve halifeliği Türk Memlük Devleti’nin kuklaları olarak Müslüman dünyasında ciddi anlamda tanınmamış, Osmanlılar 1517 yılında Mısır’ı ve Halifeliği alana kadar orada kalmışlardı,

Mustafa Kemal TBMM’nde halifelik ve saltanat tartışmalarında işte tarihsel süreç içinde tam bu noktaya işaret ederek “1517’de Mısır’ı ele geçiren Yavuz Sultan Selim’in, orada halife sanını taşıyan bir sığıntıya önem vermeseydi, halifelik sanının zamanımıza dek sürüp gelmeyeceğine ”değinerek tarihi bir kırılmanın bu serencamına ışık tutmuştu.

Yavuz Sultan Selim için Anadolu’da kurtarıcı gözüyle görülen Şah İsmail’i kaçınılmaz bir hedef görmüştür.

1512’de babasını öldürerek tahta oturan Yavuz Sultan Selim, Mısır’ın fethi ile halifelik şanını da alınca, Anadolu’da Türkmenler arasında yaygın olan hoşgörüyü ve humanizmi de içinde barındıran geleneksel yaklaşımı tümüyle karşıya aldı. Halifelikle birlikte devlet yapısı içinde oluşan Arap-Acem egemenliği Türkmenleri tümden soğuttu. Kendisi de bir Türk Hükümdarı olan Safevi devletinin başı olan Şah İsmail’in Bektaşi ve Alevi düşüncelerine yakınlık göstermesi Arap-Acem dili yerine Türkçeyi resmi dil olarak benimsemesi, Anadolu Türkmenleri arasında sempati yaratmış, dolayısıyla Yavuz Sultan Selim için Anadolu’da kurtarıcı gözüyle görülen Şah İsmail’i kaçınılmaz bir hedef görmüştür. Ne var ki Yavuz Sultan Selim önce daha Şah İsmail’le hesaplaşmadan, her yerde mantar gibi biten Türkmenleri hedef almış, bu “Alevi-Kızılbaş Türkmenlerin katlinin vacip olduğu”na ilişkin Şehülislam fetvaları verdirmiş. Çaldıran Savaşı’na gitmeden Anadolu’da korkunç bir Türkmen kıyımı yaptırmıştır.[11]

Yavuz Sultan Selim’in başlattığı Türkmen kıyımının büyüklüğü, Şah İsmail’le hesaplaşmak için can atan Sultanın ordusunun arkadan çevrilme endişesiyle de yakından ilgili olmuştur. Bu isyanlar, Yavuz zamanından sonra Kanuni döneminde de devam etmiş, aynı zamanda idari ve iktisadi bakımdan muzdarip bir hal alan geniş Türkmen kesimleri üzerinde imam, mehdi, halâskâr, mürşit fikirlerinin derin etkileri olmuş, her defasında kırılarak dağlara, ocaklara ve orman içlerine çekilmişlerdir.[12]

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’e yine onun yöntemiyle karşılık vererek Çaldıran’a giderken, olayı “Şiiler’e karşı savaşan gazilerin kâfirlere karşı savaşı” şeklinde sunmuştur.

Safevi hanedanı Şark ve Garpları’ndaki sunni Türk devletlerine mukavemet edebilmek için İran’daki Şiiliği bir devlet mezhebi şekline sokmaya çalışırken buna karşılık Osmanlı Devleti de Sunniliğe sarılmış, Safeviler’in Anadolu ve Rumeli’deki kuvvetli propagandasına sert bir mukabelede bulunmuştur. Din boyası atında yürütülen bu ölümüne mücadelenin altında gerçekte siyasi menfaatler varolmuştur.[13]

1514’te Şah İsmail’i Çaldıran’da kıstırıp mağlup ederken Asya’da güçler dengesi Osmanlı lehine değişmiş, Mısır seferleriyle de Memlük devleti yıkılmıştır (1517).

Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’in ordusu menşei bakımından en az Selim’in ordusu kadar Türkler’den oluşuyordu.[14]

Şah İsmail Safevî’nin kurduğu Safevi Devletinin ordu teşkilâtında dahi, sık sık Karaman kabilesinin şeflerinin varlığına rastlanır.[15] Nitekim Safevi Devletinin kuruluşunda Karamanlı Bayram Bey’inde iştirak ettiği bilinmektedir.[16]

Ahiler ,Yavuz Selim’e karşı Çaldıran Meydan Savaşı’nda (1516) Tekeli, Dulkadirli ve öteki Türkmen grupları Osmanlı padişahına karşı Şah’ın ordusunda savaşmışlar ve Sah Tahmasb zamanında İran’da siyasî hayatta önde gelen bir rol oynamışlardır.[17]

Yavuz, Çaldıran dönüşünde de Anadolu Türkmen Alevileri üzerinde açık bir soykırım başlatmış, “Molla Kürt Bitlisli İdris” kanalı ile yüceltip görk verdiği Şafi Kürt beylerinin yardımı ile Kızılbaş Türkler’in büyük bir kesimini öldürtmüş, böylece Doğu Anadolu Bölgesi parça parça Şafileşip Kürtleştirilmiş, Türkmen Alevi sayısı azaltılmış, birara yeniden toparlanan Şah İsmail, Doğu Anadolu’ya yönelip Diyarbakır’ı kuşatmış, Erciş, Sarısu yöresinde Şeref Han yönetimindeki Hizan, Meke, Şirvan ve Sason Kürtleri’ne yenilmiştir.[18]

 

Kaynak Dipnotları

[1] Oliver-Roy ,Siyasal İslamın İflası,Metis Yayınları 2. Baskı 1995 İst. S.221-222

[2] Faruk Sümer,Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü,TTK,1992,Ankara,s..1,2,3,4,5,6,

[3] Faruk Sümer,Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü,,TTK,1992,Ankara,s202,

[4] Halil İnalcık, Devlet-İ’Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar11.Türkiye İs Bankası Kültür Yayınları, İst. 2009.s 233

[5] Faruk Sümer,Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü,,TTK,1992,Ankara,s..4,5,6,

[6] Anadolu Aleviliğinde Yol Ayrımı, Nejat Birdoğan, S. 312, 322, 323

[7] Halil İnalcık, Devlet-İ’Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar11.Türkiye İs Bankası Kültür Yayınları, İst. 2009.s 234

[8] Faruk Sümer,Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü,,TTK,1992,Ankara,s.201

[9] Dinî, içtimai ve siyasi hayati toptan tanzim eden ve kaidelerini ortaya koyan ve de Hanefilik, Malikilik, Şafiilik, Hanbelilik’den oluşan dört mezhepten Taazzuv eden Sünniliğe karşı  (hétérodoxe) oluşan mezhepler ve cereyanların Anadolu’da bir şekilde arap coğrafyasından taşınarak tezahür ettiğini görüyoruz. Bu akımlar Arap coğrafyasında temelinde iktidar kavgalarına ideolojik kılıf olmuştur.  Hz. Muhammed’in amcası oğlu ve damadı Ali ile siyasi rakibi Muaviye arasında halifelik makamı için çıkan ihtilafın Muaviye lehine sonuçlanması üzerine Ali taraftarlığı olarak ortaya çıkan şii hareket ve cereyanlara dönüşmüştür. Aynı ihtilaftan üçüncü bir gurup olarak doğan Hâricîlik cereyanını ise; hilafet makamı için veraset sistemini reddederek, halifenin demokratik denebilecek bir seçimle iş başına getirilmesi tezinin savunucuları olarak görmekteyiz. İslam’ tarihinde bu ilk ayrılığın temeli de, siyasi mahiyettedir. Taraflar bu siyasi davalarını aynı zamanda dinî bir mesele olarak ele alageldiklerinden bu durum aynı dine mensup değişik mezhepler arasında bugünlere kadar taşınarak kitle tabanlarını harekete geçirip egemenlik oluşturmak adına kullanılagelmiştir.  Ali soyundan 6.Imam Cafer Sadık’ın (ölm. 765) yerine büyük oğlu İsmail’in imam olması kararlaştırılmış iken, sonradan, açık olarak bilinmeyen sebeplerden dolayı, vazgeçilerek, küçük kardeşi Musa’nın imam yapılması, bu sefer Şiiler arasında ilk kesin ayrılığa sebep olmuş, Musa’nın tarafını tutanlar, “on iki imamcı”lar adi altında Şiiliğin bir başka kolunu oluşturmuşlardır. Bu İsmailciler “İsmaililik”ve “Yedi-imam’cilik” adı altında İslam tarihinde ihtilalci bir fırka olarak ciddi roller oynamışlar ki Kur’an’ın dış (zahirî) manası yanında, iç (bâtıni) manası olduğunu iddia eden bu akım   “Bâtinîlik” olarak belirir. “Bâtinîlik” de denen iste bu cereyan teşkilatlanarak, propagandacı dâiler, davetçiler vasıtasıyla İslam dünyasında taraftar kazanmaya çalışmış, bu Şiilerin ilk büyük başarıları, Kuzey Afrika’da Hz. Muhammed’in kızının adını taşıyan bir siyasi teşekkülün, Fatimî Devleti’nin kurulması ile 909 yılında kendini göstermiştir. Sonra bu devlet, Sünni Türk İhşitler Devleti’ni yıkarak, Mısır’da yerleşmiş (969)böylece İslam dünyası, yalnız akide ve fikir cereyanları bakımından değil, aynı zamanda fiilî olarak da ikiye bölünmüştür.   Çünkü Sünniliğin mümessilliği Abbasi hanedanı gibi, Şiiliğin mümessili Fatımiler de hakiki halifeliği kendilerinin temsil ettiklerini iddia etmişler, Endülüs Emevi Devleti’ de halifelik iddiasında bulunmuştur.(Bkz.Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen. Selçuklular Devri Türk Tarihi, TTK Yayınları. Ankara.2019.s212.213)

[10] (Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Söylev – Nutuk,cilt 1-2 Çağdaş Yayınları 22. Basım sayfa 372-373-374)

[11] Dr. Ömer Ulucay,Kalemlerde Pir Sultan,  1. Baskı Gözde Yayınevi, 1997 Adana s.246-247 “Pir Sultan Abdal’ın Yetiştiği Toplumsal Düzen” Gülağ Öz “Pir Sultan Abdal Kültür ve Sanat Dergisi” Hazİran 1993

[12] Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan,Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar,  TTK Basımevi, 1998 Ank. s.173-174

[13] Prof. Dr. W. Barthold, Prof. Dr. M. Fuat Köprülü,İslam Medeniyeti Tarihi, Diyanet İşleri başkanlığı Yayınları, 1984 Ank. S. 245

[14] Prof. Dr. Faruk Sümer,Oğuzlar (Türkmenler),  Ank. Ünv. Basımevi, 1967 s.170

[15] Tahsin Ünal, Karamanoğulları Tarihi (Türkçe Kaynaklara Göre)Yıldız Matbaacılık ve Gazetecilik T. A. S.  1957,Ankara. s,18

[16] Faruk Sümer,Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü,,TTK,1992,Ankara,s.107

[17] Halil İnalcık, Devlet-İ’Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar11.Türkiye İs Bankası Kültür Yayınları, İst. 2009.s 234

[18] Nejat Birdoğan,Anadolu Aleviliğinde Yol Ayrımı,  1995 İst. S. 322

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız!