29 Ağustos 2026

  50+1’LİK CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİNE KİLİTLENMEK VARKEN…

CHP, 9 Eylül 1923‘te Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan Türkiye‘nin en eski siyasi partisidir. Hem Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecine liderlik etmesi hem de çok partili sisteme geçişi sağlamasıyla sadece Türk siyasi tarihinin değil; “milli mücadele” ve “ulus devlet inşası” ve “devrimler” gibi geniş bir sahada, dünyanın en köklü kurucu hareketlerinden biri olarak kabul görür.

Tarihsel süreçte Emperyalist egemen güçlere karşı mandanın kabulüyle değil kılıcını çekerek karşı koyan, “milli kalkışma”yı zafere götüren, devlet kuran kadroların içinden doğması, CHP’yi sadece bir siyasi parti olmaktan çıkarıp “cumhuriyetin ve modernleşmenin tarihsel hafızası” haline getirmiştir. Siyasi yönü kadar toplumsal bir sigorta işlevi de gören bu yapı, sosyolojide “kurucu kurumsal kimlik” olarak adlandırılan çok güçlü bir köke dayanır. İşte tam da bu yüzden; bugün dönem dönem yaşanan savrulmalara ve yanlış politikalara rağmen, CHP’li olsun olmasın geniş kesimlerin gözünü her kriz anında bu yapıya çevirmesi ve seçmen desteğinin sürdürülebilir olmasının en büyük etkeni de bu köklerdir.

🔴 ASIL GÜNDEM NEDİR?

Ancak son dönemde ana muhalefette yaşanan tartışmalar, bu köklü geçmişin aksine, fikir ve program farklılıklarından çok kişiler etrafında şekilleniyor. Oysa siyasi partilerin gücü, belirli isimlere bağlılıklardan değil; ortak hedefler etrafında toplumu bir araya getirebilme kapasitesinden gelir. Bugün yaşanan tartışmaların önemli bir bölümü, Türkiye’nin geleceğinden çok hangi ismin öne çıkacağı üzerine yoğunlaşmış durumda. Bu durum, asıl gündemin geri planda kalmasına neden oluyor.

🔴 SEÇMEN, SİYASİ AKTÖRLERİN MÜLKİYETİ DEĞİLDİR

Siyasi aktörler çoğu zaman kendi etkilerini olduğundan büyük görme eğilimindedir. Oysa seçmen davranışı, parti içi dengelerden ve siyasi hesaplardan bağımsız olarak da şekillenebilir.

Bugün farklı isimler etrafında saflaşanlar, yarın ortaya çıkabilecek güçlü bir toplumsal eğilimi kendi tercih ettikleri başka bir adaya kolaylıkla yönlendirebileceklerini varsaymamalıdır. Örneğin, CHP tabanında olduğu kadar genel muhalif seçmen içinde, hatta iktidar seçmeninin bir bölümünde de sağdan sola  “Mansur Yavaş” örneğinde görüldüğü gibi belirli bir aday etrafında güçlü bir destek oluşmuşsa; bugün ayrışan grupların yarın farklı bir adayı işaret etmeleri, bu desteğin aynı ölçüde o adaya taşınacağı anlamına gelmez.

Çünkü siyasi aktörler seçmenleri temsil eder; seçmenler siyasi aktörlerin mülkiyeti değildir. Tabanın iradesi ile kadroların tercihleri her zaman aynı doğrultuda ilerlemez. Yakın siyasal tarihimiz bunun sayısız örneğiyle doludur.

🔴 50+1: BİR PARTİ YARIŞINDAN FAZLASI

Cumhurbaşkanlığı seçimi, sıradan bir parti içi yarış değildir. “Yüzde 50+1” sistemi, yalnızca partilerin değil, toplumun geniş kesimlerinin desteğini alabilecek adayları ve politikaları zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle mesele, sadece parti içi iktidar olmak değil; ülkenin yönetim biçimini ve geleceğini belirleyecek ölçüde stratejik bir nitelik taşımaktadır.

Eğer yaşanan ayrışmalar ideolojik farklılıklardan veya adaylar arasındaki belirgin siyasi tercih farklılıklarından kaynaklansaydı, bu durum demokratik siyasetin doğal bir sonucu olarak değerlendirilebilirdi. Ancak bugün görünen tablo bu değildir.

CHP‘ye yönelik çok yönlü operasyonel baskıların varlığı kamuoyunun malumudur. Son olarak gündeme gelen “mutlak butlan” tartışmaları da, Cumhurbaşkanlığı seçimine giderken fiilen parçalı bir muhalif tablosunu fazlasıyla besleme riskini taşımaktadır.

Buna rağmen ana muhalefetin, yüzde 50+1 gerçeğini merkeze almak yerine karşılıklı şahsi suçlamalara ve parti içi hesaplaşmalara yönelmesi; kimi çevrelerin attığı kıvılcımları harlayarak, tam da karşılarındaki “siyasi mühendislik” kuğularının ekmeğine yağ sürmektedir.

🔴 PARTİ İÇİ MÜCADELE Mİ, ORTAK HEDEF Mİ?

Burada sorgulanması gereken bir başka gerçek daha vardır: Operasyonel hamlelere karşı, ana muhalefetin donanımlı insan kaynağını ve siyasal aklını öne çıkarmak yerine, amigo tarzı ucuz söylemlere teslim olmasıdır. Parti içi mücadele, asıl amacın önüne geçmiş; bu süreçte sonuçta olumsuz bir sınav verilmiştir.

Toplumda oluşan güçlü bir yönelim varsa, onu görmezden gelmek ya da başka bir yöne taşımaya çalışmak çoğu zaman beklenen sonucu vermez.

Oysa mesele; ülkenin kaderini belirleyecek Cumhurbaşkanlığı seçimine giderken, parti içinde kimin daha güçlü olduğu değil; toplumda hangi yaklaşımın ve bu yaklaşımla örtüşen hangi adayın gerçek karşılık bulduğudur. Yarışılan yegâne zemin; kabul edilse de edilmese de “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” zemini üzerindedir.

🔴 ASIL SORU

Anlaşılan o ki parti içi kamplaşmaların ötesine geçerek seçmenin gerçek beklentilerini doğru okuyabilme yetisi, parti içi çekişmelere kurban edilmiştir.

Ayrışan gruplar kendi pozisyonlarını değiştirebilir; ancak seçmenin tercihlerini aynı kolaylıkla değiştiremezler.

🔴 CUMHURİYET’İN GELECEĞİ, SİYASİ AKTÖRLERİN BİREYSEL HESAPLARINDAN DAHA BÜYÜK BİR MESELEDİR.

Bu nedenle asıl soru, hangi ismin kimi desteklediği değil; toplumun ne istediği ve bu iradenin ne kadar doğru okunabildiğidir.

Siyasetin başarısı da burada belirlenir: Topluma sübjektif istemlerle yön vermeye çalışmakta değil, toplumun yöneldiği istikameti doğru okuyarak o yönelim üzerinden ortak bir çıkış yolu oluşturabilmektedir.

İçeride şu ya da bu sebeple farklılaşan kutuplaşmaların birinden beklentisi olan milletvekili, belediye başkanı ve adaylığa namzet profillerin birçoğunun kendine yer bulma çabası; ne yazık ki “kraldan kralcı” ve köprüleri tümden atan keskin yaklaşımları beraberinde getirmektedir. Umarız bu şahsi ikbal arayışlarının ayrıştıran manzaranın yerini, en kısa sürede tarihsel ve toplumsal sorumluluk bilinci alır.

 

Adnan YILMAZ

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir